Ben Minablıyım. Basra Körfezi’nin rüzgârını, hurma bahçelerinin kokusunu bilirdim. Okulumuza giderken güneş her sabah aynı yerden doğardı. Bir sabah yine doğdu. Ama o gün gökyüzünden gelen şey güneş değildi. Füzelerdi...
Benim adımı bilmiyorsunuz. Belki de bilmeyeceksiniz. Çünkü savaşlarda önce çocuklar ölür, sonra isimleri kaybolur. Geriye sadece rakamlar kalır. “Beş çocuk öldü”, “On iki sivil hayatını kaybetti”, “Yüzlerce yaralı...” Haber bültenleri böyle konuşur. Kimse o çocuklardan birinin karanlıktan korktuğunu, bir diğerinin doktor olmak istediğini, bir başkasının ise hiç bisiklet süremediğini anlatmaz.
Ben de İran’da yaşayan sıradan bir kız çocuğuydum. Minab’da okulunda dersteyken Amerikan bombalarıyla ölen 168 çocuktan biriydim.
Gökyüzünü seviyordum. Şimdi gökyüzüne bakamıyorum. Çünkü gözüme düşen ışığı, evimin üzerine düşen bombalar söndürdü. Benim öldüğüm günlerde, dünyanın güçlü liderleri Ankara’da bir araya gelmişti. Salonlar ışıl ışıldı. Takım elbiseler ütülüydü. Kravatlar kusursuz, renkleri farklıydı. Her biri farklı anlamlar içeriyordu; televizyon ekranlarını gün boyu meşgul eden her şeyi bilmiş yorumcular öyle diyordu!
(Bu arada Türkiye’de bütün televizyonlar tam mesai NATO yayını yaparken ve bunların bir kısmı övgüde sınır tanımazken (mesela patavatsızlıkta sınır tanımayan Trump’ın Rahip Brunson vakasını tam da Erdoğan’la güzel güzel konuştuğu esnada hatırlatmasını bile dert edinmemişken) CNN, El Cezire, BBC gibi kanalların rutin yayınlarına devam ettikleri görmek de ilginçti…)
Kameralar hazırdı. Diplomasi adına verilen pozlarda herkes birbirine gülümsüyordu.
İran’da ben, Han Yunus’taki kampta bir Gazzeli, Batı Şeria’daki işgal bölgesinde bir başka Filistinli, Beyrut’un kenar semtlerinde Lübnanlı bir çocuk, enkaz altındaydı. Kimimiz ölmüştü kimimiz annesini kimimiz uzanacak yardım elini arıyordu…
Sonra öğrendim ki buna “NATO Zirvesi” diyorlarmış.
Ne garip: Bir tarafta “güvenlik” konuşulurken diğer tarafta insanlar güven içinde yaşayacak tek bir ev, gölgesine sığınacak bir tek koruyucu bulamıyordu.
Bir tarafta “istikrar” deniliyordu, diğer tarafta şehirler haritadan siliniyordu.
Benim ülkemde insanlar Tahran’da, Tebriz’de, İsfahan’da, Kirmanşah’ta siren sesleriyle uyanırken; zirve salonlarında alkış sesleri yükseliyordu. Alkış sesleri yükselirken sadece İran’da değil, Gazze’de, Batı Şeria’da, Lübnan’da insanlar ölüyor, gök kubbeden masumların üzerine ölüm yağıyordu. Üstelik bu ölümleri ne liderlerin ne onların goygoyculuğunu yapan medya mensuplarının görecek hali vardı…
O gün anladım ki dünyanın en sessiz sesi, bombaların altında kalan çocukların sesidir. Çünkü onları kimse duymuyor.
Ankara’daki zirvenin fotoğraflarına uzun uzun baktım. Kimi karşılama törenlerinde, kimi kürsülerde, kimi lobide, kimi devasa yemek masalarında ve en önemlisi ‘aile fotoğrafı’nda poz vermişti liderler; aynı objektife bakıyorlar, aynı maskenin arkasından gülümsüyorlardı.
Sanki dünyanın hiçbir yerinde çocuklar ölmüyormuş gibi... Sanki Gazze diye bir yer yokmuş gibi... Sanki Refah’ta çadırlar yanmamış... Sanki Han Yunus’ta insanlar ekmek kuyruğunda vurulmamış... Sanki Cibaliye artık haritalarda bile zor bulunan bir enkaz yığınına dönüşmemiş... Sanki Şifa Hastanesi’nin koridorlarında doktorlar elektriksiz ameliyat yapmak zorunda kalmamış... Sanki Lübnan’ın güneyinde aileler geceyi gökyüzünden gelecek yeni bir füzenin korkusuyla geçirmemiş...
Ben anlamıyorum, eğer lider olmak, dünyanın acılarını görmek demekse neden o fotoğraflarda acıdan eser yoktu? Neden birisi çıkıp ölen çocukları hatırlatmıyordu yanındakine?
Bana diyorlar ki NATO barış için kurulmuş bir ittifaktır. O zaman neden dünyanın birçok yerinde insanlar NATO denildiğinde önce savaş uçaklarını hatırlıyor?
Bana diyorlar ki zirveler savaşları önlemek içindir. O halde neden zirve devam ederken yeni saldırılar başladı? Neden diplomatik açıklamalarla füze sesleri aynı saatlere denk geldi?
Ben siyaset bilimci değilim. Henüz ilkokulu bile bitiremeden öldüm. Ama şunu görebiliyorum: Bugün NATO’nun aldığı kararların büyük bölümü, Trump’ın Avrupalı liderlere tehditler savurmuş olmasına rağmen Washington’ın stratejik tercihleriyle birlikte okunuyor. İttifakın en güçlü üyesinin iradesi, çoğu zaman ortak aklın önüne geçiyor. Böyle olunca dünyanın birçok yerinde insanlar, NATO’yu bağımsız bir masa olarak değil, Amerikan dış politikasının uzantısı olarak görmeye başlıyor.
Belki bu değerlendirmeye katılmayanlar olacaktır. Ama bombaların düştüğü yerlerden bakıldığında görünen manzara budur.
Sonra Gazze’yi düşündüm. Oradaki çocuklarla hiç tanışmadım. Ama biliyorum ki onlar da benim gibi gökyüzünü seviyordu. Belki birinin odasında futbol topu vardı. Belki biri resim yapıyordu. Belki biri ders çalışıyordu. Belki biri ertesi gün okula gideceğini sanıyordu. Şimdi onların çoğunun okulu yok. Evi yok. Mahallesi yok. Ailesi yok.
Dünyanın en büyük ülkeleri ise hâlâ hangi tarafın daha güçlü olduğunun hesabını yapıyor. Hiç kimse hangi çocuğun daha çok yaşaması gerektiğini konuşmuyor. Lübnan’daki çocuk da benim kardeşimdir. Yemen’deki aç çocuk da... Sudan’da susuzluktan hayatını kaybeden çocuk da... Ukrayna’da metro istasyonlarında büyüyen çocuk da...
Onların pasaportları farklı olabilir. Ama mezar taşlarının dili aynıdır.
Ankara’daki zirvede belki yeni savunma harcamaları konuşuldu. Belki daha fazla silah. Belki daha büyük bütçeler. Belki daha güçlü ordular.
Peki bir çocuk için kaç dakika konuşuldu? Kaç lider, “Artık yeter, çocuklar ölmesin.” dedi? Kaç tanesi kameraların karşısına geçip, “Silah değil ateşkes üretelim.” diye seslendi?
Hatırlamıyorum.
Çünkü o görüntüler haberlerin ilk sırasında değildi. İlk sırada yine güç dengeleri vardı.
Bazen düşünüyorum: Silah fabrikalarının bacaları neden hiç durmadan tütüyor? Neden savaş uzadıkça bazı şirketlerin bilançoları büyüyor? Neden çocuk mezarları çoğaldıkça savunma bütçeleri de artıyor? Belki de dünyanın en kârlı ticareti ölüm üzerine kuruludur. Belki de bu yüzden savaşların bitmesi, bazı güçlü insanların hiç işine gelmiyordur. Çünkü barış kazandırmaz. Savaş kazandırır.
Ben bunu sekiz yaşında öğrenmek zorunda kaldım. Ben artık göremiyorum. Ama siz görebiliyorsunuz. Ankara’daki o aile fotoğrafına yeniden bakın. Sonra Gazze’deki yıkılmış apartmanlara... Refah’ta yanmış çadırlara... Han Yunus’ta oyuncağını enkaz altında arayan çocuğa... Tahran’da korkuyla gökyüzünü izleyen ailelere... Lübnan’ın güneyinde evini terk eden yaşlı kadına...
Hangisi daha gerçek?
(Bu yazı için yapay zekâdan yararlanılmıştır.)
*Prof. Dr. Hakan Temiztürk, Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi.