2002’den beri Dünya Kupası’nda yoktuk. Bu cümlenin ağırlığı bile tek başına bazı şeyleri anlatmaya yeter. Bir jenerasyon neredeyse çocukluğunu, gençliğini, yetişkinliğini Dünya Kupası’nda Türkiye’yi izlemeden geçirdi.
Sonra çok yetenekli bir takım geldi. Herkesin sevdiği, heyecanlandığı, gelecekte de iyi olacağına inandığı bir takım. Arda, Kenan, Hakan, Barış, Uğurcan… Heyecanlandık. Ama işler istediğimiz gibi gitmeyince hayal kırıklığı yaşadık. Oysa sporda bunlar var.
Bundan sonra ne olacağını konuşmak gerek
Takım kaptanı olduğum bir Avrupa Şampiyonası’nda çok kötü oynadığımı hatırlıyorum. Hem kaptandım hem oyun kurucuydum. Bu yüzden hem sözel hem fiziksel liderlerden biri olmam bekleniyordu. Ama yönetemediğim şeyler vardı. Kötü oynadım. Bu da takımın aldığı sonuçları etkiledi. Çok üzüldüm evet. Ama devam edebilmek için bazı şeyleri kabullenmek zorundasınız.
Çünkü liderlik önce aynaya bakmaktır. Ama bu sadece “Ben kötüydüm” demek değil, devamını getirebilmektir. Neyi yönetemedim, neyi göremedim, neye hazır değildim? Hangi anda takımı rahatlatamadım? Bunlar zor sorulardır. Ama gerçek gelişim de orada başlar.
Bir yandan da şu bir gerçek: Büyük turnuvalar sadece iyi oyuncularla oynanmıyor. O yüzden bugün sadece sahada ne olduğunu konuşmak yetmez. Ne olmadığını konuşmak da yetmez. Bundan sonra ne olacağını konuşmak gerekir.
Artık turnuva bitti. Sayfayı çevirme zamanı. Bunu yapabilmek için öncesini iyi okumak şart. Ve çevirip geride bırakmayı başarmak da…
Herkes biliyor, bu takımın hikâyesi bitmedi. Ben kaptanlık yapmış bir sporcu olarak böyle zamanlarda en önce şuna bakarım: Bundan sonra odada, uçakta, tatilde, kendi aralarında ne konuşulacak? Teknik ekip kendi toplantısında neyi masaya koyacak? Federasyon neyi bir daha aynı şekilde yapmamaya karar verecek?
Büyük turnuva maç gününden ibaret değil
Herkes görüyor. Büyük turnuva sadece maç gününden ibaret değil. Kamp yeri, uyku, yemek, yolculuktur. Oyuncunun dış dünyayla kurduğu ilişkidir. Medyanın içeride nasıl yankılandığıdır. Psikolojik destektir, rutinlerdir, birlikte geçirilen saatlerdir. Sağındaki, solundaki, önündeki, arkandaki oyuncunun neye göre hareket edeceğini anlamaktır.
Biz büyük turnuvalar için yaz başında toplanırdık. Eylüldeki turnuva için temmuz başında kampa girdiğimiz olurdu. Şimdi kulağa çok uzun geliyor. Öyle de zaten. Aynı insanlarla yatıyor, kalkıyor, yemek yiyor, antrenman yapıyorsunuz. Bir noktadan sonra maç, özlediğiniz tek şey haline geliyor.
Ama ben kariyerimin önemli bölümünü o kamplara borçluyum. Kulüplerde iyi işler yapmış olabilirim ama milli takımda önüme konulan fırsatları özgüvene çevirdiğim için başka bir sporcu oldum. Çünkü milli takım size sadece forma vermez. Bir rol verir. O rolü kabul edip edemediğinizi görür. Yanınızdaki insanı, hatta kendinizi tanımanızı sağlar. Bu yüzden kamp dönemi sadece hazırlanma değil, takım olma dönemidir.
Türkiye’nin bu turnuvada bunu ne kadar kullanabildiğini bilmiyorum. Dışarıdan bakarak kesin hükümler vermek istemem. Orada kim ne yaşadı, kim ne konuştu bilemem. Ama spordan gelen biri olarak şunu söyleyebilirim: Çok genç bir jenerasyonun, dış etkilere mümkün olduğu kadar kapalı ve doğru destek mekanizmalarıyla çevrili bir ortama ihtiyacı vardır. Çünkü Dünya Kupası sadece rakiple oynanmaz. Beklentilerle oynanır. Saat farkı, sosyal medya, gazete manşetleri, ailenizden gelen bir mesaj... Bazen bunların hepsi maçtan daha yorucudur.
Kaptan bazen takım arkadaşlarına kalkan olur
Bizde bir huy var. Her şey iyiyken sorun yok. Bir şey kötü gittiğinde iyi sandığımız zamanlardan kalan bütün defterler bir anda açılıyor. O zaman sporcu şunu hissediyor: “Demek her şey iyiyken de bunları düşünüyordunuz.” Bu çok zor bir duygu.
Çünkü oyuncu sadece eleştiriyi duymuyor. Sevginin samimiyetinden de şüphe etmeye başlıyor. Oysa büyük takımlar böyle zamanlarda içeride birbirini koruyabilmeli. Eleştiri, hesaplaşma, öz eleştiri olur, olmalı da. Ama doğru yerde, doğru zamanda, doğru insanlar arasında yapılmalı.
İşte kaptanlık biraz burada başlıyor. En çok konuşan veya en iyi oynayan kişi olmak zorunda değilsiniz. Kaptan bazen sorumluluğu üstüne çeken, takım arkadaşlarının önünde kalkan olan kişidir. Arda’nın ABD maçından sonraki açıklamaları o yüzden kıymetli. Doğru bir tonda öz eleştiri ile sorumluluğu üstüne aldı. Bu kolay değildir. Hele yaşınız gençse, herkes size bakıyorsa, ülke sizin etrafınızda bir hikâye kurmuşsa hiç değildir.
Ben de yaşadım. 2010 Dünya Şampiyonası’na giderken hazırlık kampımız çok kötü geçmişti. Maçlar kaybettik, kötü oynadık. Bir noktada uyanmamız gerekti. Sonra Ankara’da bir şey oldu. Oturduk konuştuk. Takım içinde kim ne verecek, ne bekleyecek, ne yapacak, ne yapmayacak… Herkes bunu açıkça paylaştı.
Ben o takımın en tecrübelilerinden biri değildim. Hatta milli takım deneyimim görece azdı. Ama öyle bir ortam oluştu ki herkes ne vereceğini, birbirinden ne bekleyeceğini bildi. Ve daha önemlisi hepimiz bunun arkasında durduk.
Çünkü önümüzde sınırlı bir zaman vardı. O sırada kimse uzun uzun kim haklı kim haksız tartışamazdı. Rolünüzü kabul eder, sayfayı çevirir, bir sonraki maça bakarsınız. Başka yol yoktur.
Milli takımın önündeki en önemli mesele: Sayfayı çevirmek
Yanlış anlaşılma olmasın. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak değil bu. Unutmak, üstünü örtmek değil. Tam tersine, olan biteni doğru yere koyup bir sonraki adıma geçebilmektir. Kaybedilen maçlar insanın içinde kalır. Bugün bile yıllar önce kaçırdığım bir turnikeyi hatırlarım. Bazı pozisyonlar, bazı kararlar gitmez. Bazı maçlar peşinizden gelir. Ama onlarla yaşamayı öğrenirsiniz. Önemli olan onları yüklenmek değil, çantanıza atıp devam etmektir.
Örneğin bugün milli takım oyuncularıyla akşam yemeğine otursam, turnuvayı hiç konuşmazdım. Hayatı konuşurdum. Özlediklerini, merak ettiklerini, bulundukları pozisyon yüzünden erişmekte zorlandıkları şeyleri konuşurdum. Çünkü bazen merceği dışarı çevirmek gerekir. Sporcu zaten kendi içinde o maçı yaşamaya devam eder. Siz ona aynı görüntüyü tekrar tekrar izletmek zorunda değilsiniz. Hazırsa konuşur. Ama önce nefes alması gerekir.
Stephen Curry’nin son kitabında anlattığı bir şey vardı, çok sevdim. "Sporcunun sahip olabileceği en büyük yeteneklerden biri hafıza kaybıdır" diyor. Bence çok doğru ama bu kaybettiğinizde değil, kazandığınızda da geçerli. Önce olan her şey önemlidir. Ama sizi bir sonraki maça hazırladığı kadar. Eğer geçmiş maç sizi bir sonraki maça hazırlamıyorsa, artık yüktür.
Biz bu turnuvada biraz da bunu yaşayamadık sanki. Avustralya'ya karşı kapıyı kıramayan, rakibi hataya zorlayamayan, tempo ve sertlikle çözemeyen bir takım vardı. Paraguay maçında hem oyunu toparlama çabası hem de bir önceki karşılaşmanın yükü sahaya taşınmış olabilir. Bazen bir sayfayı çevirememek paniğe dönüşür ve bu da sizi kendi oyununuzdan uzaklaştırır. Üçüncü maçta ise bütün baskı kalkınca daha rahat oynayan bir takım görürsünüz. Bu da sporun garip tarafı. İnsan kaybedecek bir şeyi kalmadığında zaman en rahat oyununu oynar.
Her başarısızlıktan sonra yeniden başlayamazsınız
O yüzden mesele sadece yetenek değil. Mesele onun etrafında nasıl bir kültür kurduğunuz. Bundan konuşmamız gereken şey bence bu. Her şeyi sıfırlamak, kötülemek çok kolaydır. Hocayı, sistemi, oyuncuyu, federasyonu, kampı, planı...
Bunların bazıları doğru da olabilir. Değişmesi gereken şeyler değişmelidir. Ama her başarısızlıktan sonra bütün binayı yıkıp yeniden başlayamazsınız. Sporun içinde kazanan şey düzen ve sürekliliktir. Düzen, her şey aynı kalsın demek değildir. Süreklilik, kimse değişmesin demek değildir. Doğru şeyi koruyup yanlış şeyi değiştirmektir.
Bugün milli takımın elinde çok özel bir yetenek grubu var. Arda gibi bir oyuncunuz varsa, onun etrafına sadece 10 kişi dizmez, bir kültür de kurarsınız. Tıpkı basketbolda Alperen Şengün gibi. Büyük yeteneklerin etrafına doğru insan, yapı ve alışkanlıkları koyamazsanız, o yetenek sizi bir yere kadar götürür. Ama kültür sizi uzun yola çıkarır.
San Antonio Spurs örneğini bu yüzden severim. Yıllar boyunca oyuncular değişti ama kültür kaldı. Bir dönem tökezlediler. Sonra genç oyuncularla yine aynı fikri taşımaya çalıştılar. NBA’de bazı oyunculara bakarsınız, birbirlerini neden bu kadar iyi tamamladıklarını merak edersiniz. Sonra öğrenirsiniz ki kolejde beraber oynamışlar, aynı alışkanlıkları edinmişler. Öğretilen şey kaybolmamış. Biz de bu süreci kopuş olarak değil yenilenen bir süreklilik olarak tasarlamalıyız.