Ana içeriğe geç

Neslihan Demir'den Bizim Çocuklar'a mektup: Baskı ayrıcalıktır

İnsan bazen yaşadığı şeyi içindeyken anlayamaz. Ama şu duyguları hatırlar: Bir ülkenin beklentisini taşımak. Korkuyla yüzleşmek. Ve yeniden ayağa kalkmak. Çünkü yıldızları yıldız yapan şey kazandıkları günler değildir. Kaybettikleri günlerden sonra verdikleri cevaptır

Neslihan Demir'den Bizim Çocuklar'a mektup: Baskı ayrıcalıktır
Gazete Oksijen
16

Hatırlıyorum. 2007 Avrupa Şampiyonası’ydı. İkinci gruba kaldıktan sonra Almanya ve İtalya’ya yenildik ve bir anda boşa düştük. Bir sonraki maçın hiçbir anlamı yoktu. Azerbaycan’la karşılaşacağımız o güne dek zaman geçmek bilmedi.

Hayat bazen insanı istemediği yerlere götürüyor. Büyük turnuvalar da öyle.

Aylarca hatta bazen yıllarca hazırlanıyorsunuz. Bütün hayallerinizi ona göre kuruyorsunuz. Sonra birkaç maç, birtakım aksilikler, olmadık işler derken her şey bitiyor. Dışarıdan bakanlar çok sitem ediyor. Üzülüyorsunuz. Ama sporcu için asıl zor olan elenmek değil, ardından kendinle baş başa kalmak.

Son günlerde A Milli Futbol Takımı'nın oyuncularını izliyorum. Arda’yı, Kenan’ı, Hakan’ı. Yüzlerindeki ifadeyi görüyorum, açıklamalarını dinliyorum. Bir yandan da kendi kariyerimi düşünüyorum.

Çünkü bu duyguyu biliyorum. Büyük beklentilerin altında kalmayı iyi biliyorum. Bir ülkenin umutlarını taşımanın ağırlığını, onun zorluğunu yaşadım. Ve en önemlisi, yıldız olmanın aslında insanı ne kadar yalnızlaştırdığını gördüm.

İnsanlar yıldız oyuncuların hayatına dışarıdan bakınca hep aynı şeyi hissediyor. Alkışları görüyorlar. Ekranları izliyorlar, reklamları takip ediyorlar. Büyük şatafat gibi geliyor onlara. Ve beklentiler büyüyor. İşte yıldız olmak tam da bunları kaldırmak demek, herkesin size bakmasını yedirebilmek…

Voleybolda pasör topu yükseltirken size bakıyor. Takım arkadaşınız kafasını kaldırınca sizi arıyor. Tribündeki insanlar sizin topa vurmanızı bekliyor. Televizyonun başındaki milyonlar gözünü sizden alamıyor. Sanki bir şey olacaksa sizin elinizden, ayağınızdan olacakmış gibi davranılıyor. Bunun yarattığı baskıyı küçümsememek lazım. Hele de büyük organizasyonlarda bu onla, yüzle çarpılıyor. Bakın son maçta gevşeyince nasıl her şey daha iyi oldu. Az buz bir baskı değil bu.

Ama işte yıllar içinde şunu öğrendim: Bu baskı kötü bir şey değil. Hatta bir ayrıcalık. Çünkü insanlar sizden bir şey bekliyorsa, sebebiz sizde bir şey gördükleri için. Kimse sıradan olandan mucize beklemez. Kimse vasat olandan ülkenin kaderini değiştirmesini istemez. Beklenti varsa değer de vardır.

O yüzden baskıyla savaşmayı hiç öğrenmedim ben. Onunla yaşamayı öğrendim. Hatta bir süre sonra onu başka bir şeye dönüştürmeyi öğrendim. Büyük turnuvalar yaklaşırken herkes baskıdan bahseder. Ben baskıyı hiç öyle hissetmedim. Daha çok sabırsızlık hissettim. Çünkü aylarca hazırlanıyorsunuz. Kamp yapıyorsunuz. Antrenman yapıyorsunuz. Aynı insanlarla sabah kalkıp gece yatıyorsunuz.

Sonra içinizde tek bir duygu kalıyor: "Hadi artık maç başlasın." Eminim Bizim Çocuklar da bu ruh halindeydi. Bence büyük sporcuların önemli özelliklerinden biri budur. Baskıyı sabırsızlığa dönüştürebilmek. Onun altında ezilmemek. Onunla yürüyebilmek.

Yıldız olmanın asıl sınavı ise başka yerde başlıyor. Kritik anlarda. Maçın kırıldığı yerde. Son sette. Son atakta. Son dakikada. Son sayıda. Yani herkesin size baktığı anlarda. Genç takımlardan beri bu duyguyu bilirsiniz aslında. Hep öyle olmuştur. Daha 13 yaşındayken de yıldız adayıydınız ve onunla baş etmeyi öğrenmeye başladınız. Bunda da psikoloji değişmez. Ama hacim değişir, miktar değişir. Ağırlık artar.

Bana hep soruluyor: "Korkmuyor muydun?" Evet, korkuyordum. Hem de çok. Korkmuyorum diyen sporcuya zaten inanmam. Çünkü korku son derece insani bir şey. Önemli olan korkmamak değil. Onunla ne yaptığınız. Ben kendi yöntemimi bulmuştum. Kendi korkuma bakmıyordum. Rakibin korkusuna bakıyordum. Top elime geldiğinde kendi içime dönmek yerine karşımdaki oyuncunun gözlerine bakıyordum. Orada da aynı tedirginliği görüyordum. O da korkuyordu. O da hata yapmaktan çekiniyordu, kaybetmek istemiyordu. İşte o zaman korkular eşitleniyordu. Ve oyun yeniden başlıyordu.

Bundan sonra Arda'nın da, Kenan'ın da, bu takımın diğer genç oyuncularının da dayanacağı şeylerden biri bu olacak. Çünkü yıldız olmak korkusuz olmak değildir. Korkuya rağmen sorumluluk almaktır.

Ama işte bazen olmuyor. Kaybediyorsun. İşte orada da başarısızlıkla ilişkini nasıl kurduğun önemli oluyor. Bazen insanlar sporcuların kaybetmeye alıştığını düşünüyor. Hayır, kaybetmeye alışılmaz. Başarısızlığa da alışılmaz. Her yenilgi can yakar. Her fırsat kaçtığında içinizde bir şey kırılır. Ama onunla yaşamayı öğrenirsiniz. Kötü günler de kariyerin bir parçasıdır çünkü.

Nasıl zaferleri sahipleniyorsak yenilgileri de sahiplenmek zorundayız. Bu bana hep önemli gelmiştir. Sporculuk biraz da aynaya bakma mesleğidir. Bugün birçok insan bu yenilgiyi konuşuyor. Taktikleri, hakemleri, şansı konuşuyor. Belki haklı oldukları yerler de vardır. Ama sen kendine gaddar bakacaksın.

Kendi kariyerimde hiçbir zaman önce başkalarının hatalarına bakmadım. Önce kendime baktım. Çünkü bahane bulmak dünyanın en kolay işi. Antrenör yanlış yapmıştır. Hakem kötü yönetmiştir. Şanssızlık olmuştur. Bir top direkten dönmüştür. Hepsi doğru olabilir.

Ama insanın kendisini geliştirmesini sağlayan şey bunlar değildir. Ben kaybettiğim zaman kendimi sorgulardım. Hatta zihnimde bir kurul toplardım. Bir CEO Neslihan olurdu. Bir CFO Neslihan olurdu. Bir yönetici olurdu. Bir iletişim danışmanı olurdu. Bir fizik tedavici. Bir gazeteci... Hatta bir taraftar.

Hepsi aynı masaya otururdu. Ve bana aynı soruyu sorarlardı: "Gerçekten elinden gelenin en iyisini yaptın mı?" Zor soru budur. Çünkü dürüst cevap vermek zorundasınızdır. “Işık zayıftı” dersin, yönetici sorar “Diğerlerinde de öyle değil miydi”? Sakattım dersin, “Servislerde öyle gözükmüyordu” der fizyoterapist. İnsan gelişecekse o toplantıda gelişir. Çünkü kendini en iyi sen bilirsin.

Şimdi milli takım oyuncularının önünde böyle bir dönem var. Kendileriyle baş başa kalacaklar. Maçları yeniden izleyecekler. Kendilerini yeniden değerlendirecekler. Bazı geceler canları sıkılacak. Bazı sabahlar hâlâ akıllarına gelecek.

Ama bunun kıymetini bilmeleri gerekiyor. Çünkü bazen başarısızlık sandığımız şey, sadece başarının ertelenmesidir. Özellikle genç sporcular için. Onların önünde uzun yıllar var. Yeni turnuvalar, yeni fırsatlar var. Yeni hayal kırıklıkları ve yeni sevinçler olacak.

Hiçbir kariyer düz bir çizgi değildir. Benimki de değildi. Kimseninki olmadı. Önemli olan düştüğünüz yeri değil, oradan ne öğrendiğinizi hatırlamanızdır. Bir gün bu turnuvaya geriye dönüp baktıklarında belki oynadıkları futbolu bile tam hatırlamayacaklar. Anlamazsın içindeyken. İyi miydim, kötü müydüm? Bilemezsin.

Büyük organizasyonlar biraz böyledir. İnsan bazen yaşadığı şeyi içindeyken anlayamaz. Ama şu duyguları hatırlar: Bir ülkenin beklentisini taşımak. Korkuyla yüzleşmek. Ve yeniden ayağa kalkmak. Çünkü yıldızları yıldız yapan şey kazandıkları günler değildir. Kaybettikleri günlerden sonra verdikleri cevaptır.

Kaynağa Git

İlgili Haberler