Bodrum, Türkiye’nin en ünlü, en tartışılan tatil beldelerinden biri. Bir aşk ve nefret süjesi…
Bodrum’un herkese çağrıştırdığı bambaşka. Kimine göre yazın magazin haberlerinin vazgeçilmez adresi, ünlülerin, zenginlerin tatil yeri; kimine göre entelektüellerin, sanatçıların, bohem insanların adresi, kimine göre büyükşehirde yaşamak istemeyen ama dünyadan izole olmayı da göze alamayanların rotası…
Tanımları da artırmak mümkün, Bodrum hakkında söylenecekleri de… Ama şurası kesin, Bodrum ne olursa olsun, kendine özgü büyüsü olan bir yer. Mazisiyle, hafızasıyla, doğasıyla, deniziyle, zeytin ağaçlarıyla, Bodrum’u Bodrum yapan insanlarla, belki de Bodrum’u apartmanlara boğulmaktan kurtaran kat sınırı olan beyaz Bodrum evleriyle…
Gazeteci ve Bilgi Üniversitesi’nden emekli gazetecilik akademisyeni Esra Arsan da bir dönem Bodrum’a kaçıp başka bir hayat kurmayı deneyimleyenlerden. Arsan, bir akademisyen titizliğiyle 10 yıl yaz kış yaşadığı bu müstesna Ege coğrafyasını yıllar içinde gözlemlemiş ve buradaki kentsel değişimi, dönüşümü anlatan bir kitap yazmış:Goca Bodrum’dan Küçük İstanbul’a: Bir Dönüşüm Hikayesi.
Üçüncü baskısını yapan kitapta Arsan, Bodrum’un her geçen gün kendine has özelliklerini kaybettiğini çok çarpıcı örneklerle anlatıyor ve “Bu aslında bir Türkiye hikayesi” diyor. Dönüşümü anlatırken yeni terimler türetiyor: Homo entelektus, homo tüketimus, dolares… Esra Arsan ile dönüşen Bodrum’u ve Türkiye’yi konuştuk.
Bunca erozyona, inşaat yığınlarına, yetersiz altyapıya, kalabalıklara rağmen Bodrum’un hâlâ bir büyüsü var. Bunun sebebi ne sizce?
Bodrum'un büyüsü bence Türkiye'nin genelinden farklı bir yaşam vadetmesi insanlara. Kitapta da anlattığım gibi, Bodrum da Bodrum'un yerlisi de Bodrum'a gelenler de seküler. Ve özgür bir yaşam tarzını temsil ediyor Bodrum. Bir İç Anadolu kasabasına gittiğinizde göreceğiniz Türkiye ile Bodrum'a gittiğinizde göreceğiniz Türkiye birbirinden taban tabana zıt. Belki Bodrum'da göreceğiniz Türkiye, dünyanın pek çok rivierasında göremeyeceğiniz kadar özgürlükler vadeden bir gerçeklik.
1950’lerde, 1960'larda Bodrum, Türkiye entelektüel camiasının istediği, sevdiği, “Hadi gidelim Ege kıyısında rakımızı içelim, orada küçük taburelere oturalım. Hem halkla sohbet edelim, hem havamız dağılsın. Yeni bir coğrafyada buranın güzellikleriyle bir yandan da üretelim” dediği bir esinlenme kaynağıydı.
1980'ler sonrasında yorgun demokratların bir yerleşim yeri oldu. Çünkü 1980'lerin sonuna kadar Bodrum hâlâ düşük bütçelerle yaşanabilen küçük bir Ege kasabasıydı. Emeklinin, 1980'de 1402'lik olmuş akademisyenin veya işini kaybetmiş ya da içeriye girip çıkmış bilhassa sol kanattan entelektüellerin yerleştiği bir yer oldu. Çünkü orada Türkiye'nin genel gerçekliğine mesafe koyarak hem politik hem de iktisadi baskıdan uzaklaşıp küçük hayatlar yaşayabildikleri, kimsenin kimseye yan gözle bakmadığı, kaç göçün olmadığı, bir masada kadın erkek beraber içtiklerinde köylünün onları kınamadığı bir ortamda bulunmanın getirdiği rahatlık vardı.
Bodrum yerlisinin bilhassa Girit göçmenlerinin hayata toplumdaki baskın kültürden daha farklı bakmaları, dini daha seküler algılayışları yani dinî ibadetlerini yerine getirdikleri halde içki içene, mini etekle dolaşana, bikinisiyle sahilden gelip dondurmacıdan dondurma alan kadına yan gözle bakmayışları gibi etkenler, bütün bunlar Bodrum'un çekici taraflarıydı.
Bodrum’da yatay mimarinin, kat sınırı olmasının ve ev önü bahçe kültürünün hâlâ devam ediyor olması da Bodrum'u kurtaran bir unsur herhalde…
Tabii kesinlikle… İnşallah bu hep devam eder, hiç bozulmaz. O otantik eski Rum evlerinin daha sonra Bodrum evine dönüşmesi, pek çok değerli Türk mimarın bunu yıllarca devam ettirerek yeni yapılan evlerde de aynı mimariyi korumaya özen göstermesi Bodrum'un çok güzel kalmasını sağladı ama maalesef şimdilerde o da artık gidiyor.
Kat izni hâlâ verilmese dahi Bodrum'un genel mimarisinin yani literatüre Bodrum evi olarak geçmiş olan şeyin çok dışında ve ötesinde yapılan evler ve eski evlerin de yeniden genişletilmesi aşamasında yapılan çirkinlikler korkunç. Tam bir ihanet o güzelim mimariye.
Peki, siz neden böyle bir kitap yazmak istediniz?
Bunda Fatma Mansur'un Ege'de Bir Kasaba kitabının çok etkisi var. Fatma Mansur, Harvard'da doktorasını yapmış genç bir akademisyen olarak 1960'larda Bodrum'a geliyor ve aşık oluyor. O zamanlar Bodrum tabii çok bakir ve çok güzel. 40 yıl yaşıyor Bodrum'da. Bodrum: A Town in the Aegean adlı çalışması Brill'den çıkmış bir kent sosyolojisi çalışması. Orijinal kopyası Bodrum Belediyesi Cevat Şakir Halk Kütüphanesi’nde durur. Bodrum Deniz Ticaret Odası da Türkçe çevirisini yayımlayarak harika bir iş yaptı bence.
Bodrum'a ilk geldiğimde rahmetli Aydın Uğur hocamın önerisiyle Fatma Mansur'un çalışmasını okumuştum. 1960'larda yaptığı gerçekten çok değerli bir çalışma ve o çalışmayı okuduğum zaman buraya göç etmiş bir akademisyen olarak muhakkak ben de burada bir şeyler yapmalıyım diye düşündüm. Ama beni yazmaya asıl teşvik eden şey, Bodrum'un gerçekten son 10 yıl içinde yaşadığı o değişimin, dönüşümün çok yıkıcı, çok dramatik ve çok vahşi oluşu yani bilhassa insan ilişkilerinin değişmiş olması.