Eğitim-İş’in kültür, sanat ve edebiyat dergisi Ekenek’in 13. sayısında "Ankara'da beni etkileyen iki olay" başlıklı bir yazı kaleme alan yazar Ahmet Yıldız, 12 Eylül karanlığında açlık, işsizlik ve hapis cezalarıyla sınanan fırtınalı hayatını gözler önüne serdi. Siyasi mücadeleleri nedeniyle genç yaşta hayatı sıfırlanan Yıldız, güvenlik soruşturmaları yüzünden iş bulamadığı, Ankara sokaklarında aç susuz gezdiği zorlu bir varoluş mücadelesini anlattı.
Bu mücadelenin en çarpıcı duraklarından biri ise Ulucanlar Cezaevi oldu. Bildiri dağıttığı gerekçesiyle tutuklanan Yıldız, cezaevinde yer olmadığı söylenirken kaderin garip bir cilvesiyle karşılaştı: Kendisinden hemen önce tahliye olan Yalçın Küçük’ün adeta "henüz sıcak olan ranzasını" devralarak 4. Koğuş’a yerleşti.
ANKARADA BİR EDEBİYATÇI'NIN ANILARI
Hüseyin Cöntürk'ün Ekenek'e yazdığı o yazı şöyle:
Ankara ve Ankara edebiyat ortamıyla ilgili bir dergi sayfası yazı yazmak zor geliyor. Çünkü ancak birkaç cilt roman yazabilirsem Ankara'yla ilgili içimdeki zenginliği aktarabilmiş olurum.
16 yaşımda 1976'da Ankara Gazi Lisesi'nin ikinci sınıfıyla başlayan serüven 1978-84 arası kesildi yalnızca. Vedat Günyol'un, Cahit Külebi'nin müdürlük yapmış olduğu kutsal bir liseydi Gazi Lisesi. Ama kötü yıllardı ve bunların değerini bilecek yaşta da değildik. Kavga ettim, Lise-Der'li oldum, bıçaklandım ölümden kıl payı kurtuldum, âşık oldum... Daha yirmisini bulmadan.
KÖTÜ KARANLIK YILLAR
Önemli iki edebiyat olayı Ankara yaşamımı yönlendirdi: Pazarlamacılık yapıyor bir yandan amaçsızca öykü yazıyordum. Amaçsızca derken hani yazmasam duramazdım var ya; yayımlamak, onun üzerinden bir gelecek inşa etmek, hatta rantını yemek filan... gibi şeylerin bilincinde olmadan yalnızca bu iş için kendini görevli kılmak; sanatçı refleksi. 12 Eylül cezaevi yaşamım üç yıl sürmüş çıkınca okulu bitirmiştim. Ama iş bulamıyordum. Ayrıca dava askerî yargıtayda devam ediyordu. Yeniden içeri girme olasılığının baskısıyla yaşıyordum. O dönemde devlet daireleri dışında özel işletmelerde, hatta garson olmak için bile güvenlik soruşturması isteniyordu. Güvenlik soruşturması da poliste kaydının olmaması, mahkeme kararı filan değil. Yani iş bulmak da zordu. Kötü, karanlık yıllar. 1987... Yangın söndürme tüpü pazarladığım bir yaz Trabzon'dan üniversiteden bir arkadaşımla Kızılay'da Güven Park'ın önündeki heykelin yanında karşılaştım. Sen öyküler yazıyordun çok güzel, dedi. Yazıyorum hâlâ dedim. Bir yarışmaya gönder, öyle olmaz dedi. Nereye gönderebilirim ki dedim. Yarışmaları bile bilmiyorum. Birkaç gün kaldı ama belki yetiştirirsin Akademi Kitabevi Ödülleri kapanı yor oraya yetiştirebilirsin, dedi. Sözüne uydum, zaten hazır dosyamı İstanbul'a bir otobüsle gönderdim. Son anda teyzemin oğlu İstanbul'da elden verdi (kargo filan yoktu o dönem). Sonra unuttum. Koçların Divan Pastanesi'nin arka bitişiğinde bugün baro binası olan binanın bodrumunda bir kafede çay içerken tesadüfen Milliyet gazetesinin sanat sayfasında adımı gördüm. Öykü birincisi olmuştum.
Sonradan öğrenecektim ki Akademi Kitabevi Öykü Ödülü değil birincisi olmak mansiyon alanlar bile baya anlı şanlı yazar olabiliyormuş. Neyse bir rüya gibiydi, İstanbul'da Osmanbey'de Yazarlarevi'nde Vedat Türkali'nin elinden aldım ödülümü. Kitabı otomatik olarak o dönemin en büyük yayınevi Cem Yayınevi basıyordu ki 5 bin basılıyordu bir kitap en az.
'YALÇIN KÜÇÜK'ÜN SICAK RANZASI'
İlk gençliğimin ikilemi hep edebiyat mı, devrimcilik mi ikilemi olmuştu. Zorunlu olarak devrimcilikte karar kılmış ve 12 Eylül'ün en karanlık günlerinde 'Generallerin Sonu Şah ve Somoza Gibi Olacak' başlıklı bildiriler basıp bir de otobüslerde dağıtmıştık. Askeri Yargıtay elbet affetmedi cezam kesinleşti. Kalan borcum için Cebeci'deki eve bir gün yorgun argın geldiğimde eve karargah kurmuş infaz masası polislerince yakalandım. Bir kentin cezaevinde yatmamışsan oralı değilsin derler. Eh ben de Denizlerin idam edildiği o avludan geçtim 4. Koğuşta yattım. Gittiğimde hiç boş yatak yok dediler ama tesadüf bir yatak boşaldığı müjdesi verdiler. Meğer bir gün önce Yalçın Küçük tahliye olmuş. Neredeyse daha sıcak ranzası bana nasip oldu. Oradan da cezası üç beş ay kalanlar Haymana Cezaevi'ne naklediliyor böylece daha ağır mahkumlar için yer açılıyordu.
HAYMANA'DA RANZA BOLLUĞU
Haymana Cezaevi'ne gittiğimde de Doğu Perinçek ve arkadaşları birkaç gün önce tahliye olmuşlardı, ranza bolluğu vardı. İGD'li TİP'li birçok arkadaş bu kagir binada çok güzel günler geçirdik. Orada büyük kazanlarla elma hoşafı yapan sevgili Kemal kitap pazarlamacılığı yaptı ömrü boyunca, geçen yıl aniden öldü. Geçen gün Cevat Geray Caddesi açılışında yine oradan koğuş arkadaşım gazeteci Süleyman Coşkun abimle hasret giderdik, Kemal'i andık.
Cezaevinden çıkınca 30 yaşına yaklaşmış okulu bitirmiş edebiyat öğretmeni olmuş ama 15 yıl devlet memuriyetin den men mahkumiyetimin sırtımdaki küfesiyle ne yapacağımı bilmeden evde babamın homurtularından uzak kal-mak için Ankara sokaklarında (O zamana kadar yaşamımı kurmak için çabaladığım her şey boşa gitmiş hayatım bir bebeğin düzeyine inerek sıfırlanmıştı!) aç susuz geziyor, geceyarısı annem tarafından gizlice eve alınıyordum.
DÜNYANIN EN GÜZEL İNSANLARINDAN MAHMUT TALİ ÖNGÖREN
1988 yılının bahar ayında bir gün Mülkiyeliler'in önünde film festivaline yardım edecek gönüllü aranıyor duyurusunu gördüm. Düşünmeden daldım. Boş gezmekten iyiydi. İki kat çıktım. İki masa birleştirilmiş beyaz bir örtü örtülmüş birtakım kağıtlara eğilmiş adamlar çalışıyordu. Kendimi tanıttım. Saçları dökük gözlüklüsü ilgilendi. Haymana cezaevinden yeni çıktığımı sakıncalı olduğumu peşinen belirttim. 'Bizi ilgilendirmez evladım, sen bizimlesin artık' dedi gözlüklü olan. 15 yaşından beri siyasi olayların içinde işkenceler çekmiş, askeri onca hapishane (30'una gelme-den saydım 5 değişik hapishanede yatmayı tattırmışlardı) yaşamım beni sevgisiz, ilgisiz epey örselenmiş birisi yapmıştı. Bu güzel söze küçük bir güvene ne kadar ihtiyacım varmış. O sözü söyleyen kişi dünyanın en güzel insanlarından Mahmut Tali Öngören'di.
Böylece 1. Ankara Film Festivali'nin (ki sanırım ilk adı Ankara Film Şenliği'ydi) neredeyse kurucusu olma şerefine ermiştim. Yanındaki diğer kurucu ise (daha sonra kim olduklarını daha iyi anlamıştım) Prof. Dr. Oğuz Onaran'dı. İkisinin de ruhları şad olsun. Öngören'in tatlı yönlendirmeleriyle havaalanından film bobinlerini alıp son dakikada makiniste yetiştirmeden teşrifatçılığa kadar her işi zevkle yaptım. Bir sessiz kahramandım ki festival bitince Mahmut Hoca tarafından çağrıldım. Öyle kokteyl filan da yoktu sanırım. Ücret filan zaten yoktu. Öngören'in imzaladığı her salona bedava girebildiğim göğsüme asılı bir kimliğim vardı. Hâlâ saklıyorum. Çok olaylar olmuş İstanbul'dan bazı yönetmen ve artistler Ankara'da film festivali mi olur diye gelmemişler, birtakım aksilikler olmuş, film çevirilerinde aksamalar seyircinin tepkisini çekmiş filan ama Ankaralılar festivallerine sahip çıkmışlardı. Neyse Tali Öngören'le yaşadığımız bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim: Bunlar Ankara'da yaşandı!
ANKARALILAR FESTİVALLERİNE SAHİP ÇIKTI
Mahmut Tali Öngören beni Mülkiyeliler'in kuytu bir masasına çekip şarap ısmarlayarak çalışmam için teşekkür etti, bir şey veremediği için üzüldüğünü söyledi ama bir öneride bulunmak istiyordu ödül olarak: Rus Büyükelçiliği'nde film gösterimine iki kişi çağırmışlar, (O zaman davetiye ne gezer.) benimle sen geleceksin dedi. Eyvah dedim tam adamını buldu. Daha Haymana Cezaevinde yatağım soğumadı hocam diyecektim ki kabul ettim. Yağmurlu bir akşam taksiyle elçiliğin kapısına gittik.
O dönem polis takibi paranoyası iliklerimize işlemişti. Kesin battım ben dedim. Demir kapı gürültüyle açılırken, belki de davetiyeyi kimse kabul etmedi, beni gözüne kestirdi hoca diye içimden geçirmedim de değil. (Daha sonra bu duyguyu Öngören'in kuzeni olan ki ikisi de Trabzonluydu, Talat Sait Halman'a söylediğimde kahkahalarla gülmüştü.) 12 Eylül'ün göbeğinde bir Rus Büyükelçiliğine gitmediğim kalmıştı onu da yaşadım Ankara'da. Büyükelçi ve eşi bizi karşıladı. Epi topu beş kişiydik. Korumalar elçilik çalışanları filan. Film seyredecektik. Birkaç yıl önce ABD'de sağcı bir film gişe rekorları kırmıştı. Rusların, kızılların ABD'yi işgalini anlatıyordu. Ruslar da karşılık olarak bu filmi çekmişlerdi. Film bir nükleer savaş yaşamış ve gaz bulutlarıyla dolu dünyada toprak altında sığınaklarda yaşamak zorunda kalanları anlatıyordu. Dışarda ne olduğunu anlamak için hazırlayıp giydirdikleri bir çocuğu gönderdiler. Öyle bitti. Hatta nükleer bomba kararını verem bilim insanı intihar etti öyle anımsıyorum. Neyse bu film gösteriminden başıma bela gelmedi ama Ankara'nın o soğuk 12 Eylül'ünde tedirginlik ve korkuların içinde ne kadar naif ve deliceydi.
KAYIP ÜÇ YILIN ARDINDAN ANKARA: "BİZANS’A BENZEYEN BİR AŞK" VE MATBAADA SABAHLANAN O GECE
Askere gittim, 1991 yılında Ankara'ya döndüm. İyi bir edebiyat ödülü almıştım ama üç yıldır kayıptım. 18.5 ay hiç izin kullanmadan er olarak (29 yaşında gittim 31 yaşın-da geldim.) askerliğimi bitirdim. Ankara'da ne iş yapabilirdim? Edebiyat Dostları dergisi çevresi ödül aldıktan sonra kitabımı çok beğenmişler ve 'Ahmet Yıldız Tanrıları anlatıyor' diye yazılar yazmışlardı. O dönemde cezaevi şairleri yazarları furyası vardı. Beni, 'hah işte hem cezaevinde yatıp hem de yazar olmayı başaran kişi böyle olmalı'nın örneği göstermişlerdi. İstanbul'a davet etmişler Klodfarer'deki handa bulunan dergi bürosunda Enis Akın, Adalet Çutsay, Osman Çutsay, Kemal Durmaz, Murat Yetkin, Gürsel Korat, Akif Kurtuluş, Yücel Filizler... gibi yazarlarının arasında şımartılmıştım açıkçası. Ama askere gitmiştim. İşte dönüşte onları aradım. Ama herkes dağılmıştı. Dergi kapanmıştı.
O yıllar Dost Kitabevi'nin kurulduğu, İmge Kitabevi'nin palazlanmaya başladığı yıllardı. Ankara'da-ki grupla Akif ve Murat'la, Gürsel Korat'la filan buluşup dergi çıkaralım diye tutturmuştum. Çünkü çok geride kalmıştım ve edebiyatla ilgili ben 10 yıllık öncesiyle birlikte 15 yıllık politik mücadele içinde yetenekli ama edebiyat cahiliydim. Önümde öğrenecek büyük bir zenginlik olduğunu sanıyordum. O dönemde Ankara'da yaşayan sanırım Danimarkalı ünlü bir şair vardı. 'Bizans'a benziyor aşkımız' adlı şiirini hâlâ anımsarım. Henrik Nordbrand. Onun elinde bir dergi görmüştüm. Onun kapak ve iç dizaynını aynen taklit ederek adını da Edebiyat ve Eleştiri koyarak diğerleri ne kadar nazlansa da o dönemde beni yalnız bırakmayan Alman sevgilim Barbara Maria Kuhn'la birlikte bir gece matbaada sabahlayarak dergiyi elimize aldık. (Daha sonra bu yaptığımız işin hayatımızı mahvedecek ayrılığa bir sebep olacağını nereden bilebilirdik!) Ankara'nın yaşamıma yön veren ikinci olayı buydu.
Burada kesiyorum. Belki bir başka yazıda devam ederiz. Ancak şunları da ekleyeyim: Ankara Türk edebiyatının kurulduğu kenttir. Varlık dergisi, Birinci Yeni, İkinci Yeni vs. alayı Ankara kökenlidir. Ahmet Hamdi Tanpınar bile An-kara'da Gazi Terbiye'deki öğretmenliğinde Tanpınar oldu. Ekleyeceğim unutulup gitmesin bugün varız yarın yokuz: Hüseyin Atabaş'la bulvarda TÖMER binasına doğru yürürken İnkılap ikinin köşesinde sanırım, 'Orhan Veli tam buradaki çukura düştü.' sonra öldü dedi. O ünlü çukura bir taş koymayı başar(t)amadım.
Fevzi Çakmak 2'deki Edebiyat ve Eleştiri bürosundan çıkarken Hüseyin Cöntürk, sokağın başındaki üç katlı sarı eski Ankara evini göstererek Tomris'le Turgut Uyar yıllarca burada yaşadılar, demişti. O binanın yıkılışını engelleyemedim, bir plaket bile koyduramadım. Yine Muzaffer İlhan Erdost'la Sıhhiye'den Kızılay'a yürürken şimdiki İş Bankası Kültür Yayınevinin kitabevinin bulunduğu köşedeki alana her hafta İstanbul'dan Edip Cansever'in geldiğini ve Turgut Uyar ve Cemal Süreya'yla buradaki lokantada içtiklerini anlatmıştı. O meydan da iyi bir kaldırım ve anlamsız bir heykelle öyle yaşananlardan habersiz duruyor.
Muzaffer Buyrukçu'nun içki masasına konuk ettiği Maltepe'deki o ev ise ne durumdadır araştırmaya bile yüreğim elvermiyor. Erdal Öz'ün Sergi Kitabevi'nin yerinde ne var merak eden de yok.
Odatv.com