Ana içeriğe geç

Altın Palmiye Zamanı

Bu akşam uzun elbiseleri ve smokinleri giyme zamanı… Cannes’da 12 gün boyunca yaşadığımız en...

Altın Palmiye Zamanı
Gazete Oksijen
16

Bu akşam uzun elbiseleri ve smokinleri giyme zamanı… Cannes’da 12 gün boyunca yaşadığımız en büyük lüks, her şeyin hızlandığı, bakıp öğrenelim derken aslında bildiğimizi de unuttuğumuz delice dönen dünyada, bakmayı, dinlemeyi, düşünmeyi, şaşırmayı, belki de demeye zaman tanıdığımız bir teneffüs sunması

Dünyanın en ünlü riviyerasının La Croisette semti, dünyanın en iyi sinema sanatçılarını ilan edecek. Cannes'da tesadüfe yer yoktur. Burada yarışmak için en iyilerden olmak gerekir.

Cannes filmleriyle sinema dünyası için en önemli ölçektir çünkü buradaki seçkide nüfuz işlemez, sadece sanat konuşur. Ama her Mayıs burada bir film yarışmasından daha fazlası yaşanır, dünyanın nabzı tutulur. Her biri dünyanın ayrı köşesinden gelen yönetmenler, kendi ülkelerinde kendi sorunlarıyla boğuşurken, aynı ideali paylaşır: nasıl huzurlu yaşanır. 12 Gündür yoğun tempoda izlediğim her kültürden filmin zenginliğiyle, dünya yönetmenlerinin ortak duruşu ve arzusu sanırım dünya vatandaşı olabilmekte gizli. Rusya’dan Japonya’ya, İspanya’dan Şili’ye, İran’dan Norveç’e, en katı gelenekler, en zorlu koşullarda bile kahramanların amacı hep aynı yani huzur ve barış yani birlikte daha iyi olmak.

Sinema, tıpkı şiir ve karikatür gibi, en zor koşullarda en iyisinin yapıldığı bir sanat. En büyük ödüllerin çoğunlukla en büyük acıların anlatımına gitmesi de şart değil ama mesaj taşıyınca, bu bir eğilim.

Politikanın bulamadığı aslında çok basit olan, birlikte yaşamak ve iyiyi aktarmaktan ibaret insanlık yollarını, yönetmenlerin bulması sinemanın hayatımızın ta kendisi olduğunu zaten göstermiyor mu? Işıklar sönüp de filmi sinema salonunda izlediğimizde her şeyi unutup başka dünyalara dalmanın büyüsü de zaten insanlıktan başka ne ki?! Kumanda elde, dış etkilerle bölünebilen film izlemek başka, bir salonda hiç tanımadığınız insanlarla aynı karanlıkta aynı aydınlık sahneye bakmak ve hissetmek bambaşka. Gelişmemiş ülkelerde dünyaya yattığımız yerden tabletten bakarken, gelişmiş ülkelerde sinema, tiyatro, opera, bale, müze, sergiye koşturmak bir tesadüf mü, bir siyasi sonuç mu? Edilgenlikten çıkınca Buralarda sorgulama ve düşünme başlar. İnsanların her şeyi sorguladıkları nüvelerdir bu etkinlikler. Algoritmaların filtreleme ve yönlendirmelerinin pençesinden kurtulunca, mesela karanlıkta iki saat yabancılarla birlikte izlenen bir filmde kendi başımızayken, bir direnişe gireriz çünkü izlediklerimizle ilgili.

Cannes’a seçilen filmler, dünyada ilk kez sinema camiasına gösterilirken, aynı anda Fransa’nın her şehrinde seçili sinemalarda sınırlı gösterime girmeleri mesela, işte bu kültüre destek politikasındaki pek çok detaydan sadece biri. Yerel ölçüde dahi bir şehre bakın, sinema salonu bolsa, belediyesi iyi çalışıyordur.
79. Cannes Film Festivali’nde, İspanyol sinemasının rönesansı yani yeniden doğuşu çok konuşuldu. Yalnızca Altın Palmiye seçkisinde yarışan 22 filmden 3’ü İspanya’dan geldi. Bu bir tesadüf değil. Cesur siyasi duruşu, çıkışları ile kalpleri fetheden Pedro Sanchez’in ait olduğu siyasi görüşün, kültüre ve özgürlüğe verdiği değerin yani desteğin sonucu. Bu akşam İspanyol sineması bir şekilde mükafatlandırılacaktır.

Cannes’ın iyi tanıdığı Koreli yönetmen Park Chan-wook'un başkanlığında jüri, her biri kendi dünyasındaki bir gerilimi anlatan 22 filmi Altın Palmiye ile ödüllendirme kararlarını bu akşam açıklayacak. En büyük ödül bir film aracılığı ile bir bakış açışını taçlandıracak.

Cannes’da kültürel isyan devrime dönüştü

Fransız milyarder Vincent Bolloré, siyasi gündeme hizmet edecek etki araçları satın almak için bilgi ve kültür şirketlerine yatırım yapar. Uzun yıllardır devam eden bu hakimiyet savaşında, 2027 başkanlık seçimleri hedefinde, büyük zafere ulaşılacak sona yaklaşmışken, 1 ay önce yaptığı Grasset yayınları yanlışı ile başlayan isyan, bugün uluslararası bir boyut kazandı, bir devrime dönüşüyor, Cannes sayesinde.

Cannes Festivali’nin ilk gününde her şey çok saf bir tepki ile başladı. Cannes’da, filmlerin en başında beliren sponsor logoları, adettendir, alkışlanır. Canal+ hemen tüm Fransız ve pek çok da dünya filmlerini finanse eden bir tv kanalıdır ve onun da sahibi Bolloré’dir. Festivalciler tüm finansörleri alkışlarken, Canal + ve Bolloré’nın diğer daha küçük logolarında alkışı kestiler. Hepsi bu, yuhalanma falan yok kimi haberlerde söylendiği gibi. Çünkü film yapım ve dağıtım zincirinin tek bir adamın elinde toplanmasından endişe duyan 600 film profesyoneli, bir gün önce "Zapper Bolloré" dedikleri bir kolektife imza verdiler.
Ve işte hata: paranın her şeyi satın aldığı o diğer dünyadan, sahibinin sesi kalkıp, bu kollektife destek verenlerin kara listeye alınacağını duyurdu.

Ne oldu derseniz: Grasset yayınevinin 300 imzası, ‘Zapper Bolloré’nin 600 imzası birleşti,
yabancı yazar, akademisyen ve sinemacılar, hatta bir Nobelli yazar katıldı, olay Fransa’yı aşıp uluslararası boyut kazandı, festivalin son günü imzalar 4000’e gidiyor.

Sınırlar ötesinden gelen Avrupa’nın aşırı sağa geçirilmesi hareketine, sınırları aşan bir isyanla karşılık verilmeye başlandı. 79. Cannes direniş festivali olduğunun en güçlü hatırlandığı yıllardan biri olarak hatırlanacak.

Cannes Türk sinemasını sever

Bu yıl ne üzücü ki, yarışma dışında dahi gösterilen hiçbir Tük filmi yoktu. Oysa Cannes Türk filmlerini de, yönetmenleri de sever, takdir eder. Türkiye’nin Cannes geçmişini, kalbimizde hep yaşayan Yılmaz Güney’in Yol’u ile büyük ödülü aldığı yılı hatırlayacak kadar eski bir yaştayım. Basın-Yayın 2. Sınıfta Cağaloğlu Milliyet’te yazı işlerinde çömezdim ve Le Monde’da Yılmaz Güney hakkında çıkan 1 tam sayfalık yazıyı önüme koyup tercüme etmem istendi. Hiç tercüme yapmamıştım. Bütün gece evde daktilo başında devamlı değiştirip durduğum ve hiç iyi olmadığını bildiğim yazıyı mecburen teslim ettim ertesi sabah. Biraz sonra, nedense Mete Akyol, geri getirdi, üstüne not yazmış: “Tercüme kadın gibidir. Güzelse sadık değildir, sadıksa güzel değil”. Cümleyi anlamadım açıkçası o yaşta ve zaten heyecandan pek de düşünmedim ama sakladım. Tek anladığım beğenilmediği idi.

O günden sonra alıntı yapacaksam okuyup anladığımı yazdım ve bir daha hiç tercüme yapmadım. Yazının Güney’den “Titi Parisien” diye söz ettiğini, Paris’teki hayatında sanki hep buralıymış gibi yaşadığını, ülkesindeki fakir kesimin acılarını şiirsel biçimde anlattığını ciddi takdirle kaleme almışlardı.

Yıllar içinde gözlerimi yaşartan ikinci ödül töreni, Ceylan’ın Altın Palmiye’yi “çok sevdiği yalnız ve güzel ülkesine armağan ettiğini” söylediği an oldu. Bu Cannes’ın ruhuydu da: ülkelerinde yolunda gitmeyenleri anlatanlar, bunu ülkelerini çok sevdiği için yapar. Yoksa zaten aldırmaz ki! O yüzden tıpkı İspanya’nın şimdi, Fransa, İtalya, İngiltere, Kuzey ülkeleri, Japonya’nın her zaman, Almanya ve ABD’nın zaman zaman yaptıkları gibi, sanatçı ile devlet el ele çalışsa, her ikisine de büyük yararı olur.

Javier Barden’in, “ülkemde ayda iki kadının katledilmesine sessiz kalıp, bunu normalleştiriyorsak.. “diye başlayan cümlesiyle boğazıma bir şeyler düğümlenip kendimi aniden göz yaşları içinde buluyorsam, ve o salonda bu durumda yalnız değilsem, bu benim ülkemde günde 2 demek istediğimden çok, Barden’in bunu hükümetinin değil, toplumun suçu olarak anlatmasından da etkilendiğim için.

Marché, Türk Pavyonu, Türk Çıkartmamız….

Dünya sinemasının 12 gün kalbinin attığı Cannes’da yarışan resmi seçki'den filmler, basın toplantıları, buluşmalar, keşifler, davetler, ama en çok da meslektaş arası tartışmalar derken, sinemayı yapanlar, pazarlayanlar, yazanlar… 150 ülkeden 40 bin “festivalci” yarın dağılacağız. Marché du Film” yani Film Pazarından hiç söz etmedim. Film satışları; ortak yapım görüşmeleri, yatırımcı / distributor bulma, çevre edinme; pitch & market screening’ler, AI, XR, streaming, financing panelleri yapılır. Marché du Film, festival zamanı yapılsa da apayrı bir dünya ve onu izlemek de farklı bir iştir.

Ferzan Özpetek’i mesela filmleri yabancı bir şirket, Vision Distribution temsil ediyordu. Haziran ayında başlayacakları yeni filmin Noel öncesi tamamlanıp vizyona gireceği müjdesini verdiler. ( Foto: Nurdan Özpetek …)

İlk gün akreditasyon rozetimi alırken rastladığım Almanya’dan gelen, orada doğup büyümüş “Sarı Zarflarda küçük bir rol aldım diyen” genç bir aktöre, yapımcılara, müzisyenlere rastladım. Çalıştıkları Avrupalı şirketlerle Marché’ye gelmişler. Kim bilir başka kimler var nerelerden gelen Türk asıllı iş yapmak ya da çevre edinmek için. Bir tek Özgü Namal dahil Sarı Zarflar ekibi, ödül aldıkları için Festival’e izleyici olarak resmen katılabildiler. Bir arkadaşımın “çok Türk var” demesi üzerine şaşırarak sosyal medyaya baktığımda görülenler, özel sponsorlar veya kendi imkanları ile Cannes’a festival zamanı tatile gelenler. Bir de Kültür ve Turizm Bakanlığının kendi seçip, kendi basın grubuyla getirip götürdüğü dizi ve film oyuncu ve yönetmenleri festivalden bağımsız bir “çıkarması” oldu, oyuncu ve yönetmenler, çalıştıkları yabancı yapımcı ve distribütörlerle lüks bir Türk lokantasında buluştular.

Tabii ki bakanlığın bir de Marché dahlinde bütçesinden ödenen Türk pavyonu var. Her ülkenin temsil edildiği bu bölümdeki Türkiye Pavyonu’na 3. Gün uğrayabildim. Birkaç yüz metre ötedeki dünyanın en göz kamaştırıcı canlı renklerinden Türk Pavyonuna girince, zamanda geriye gitmiş gibi oldum. En küçüğünden seçilmiş payvonumuzda, son yılın dizi ve filmlerinin, kendi sinema fonlarımızı ve ortak yapım fırsatlarımızın yer aldığı bir rehber-kitapçık, A5 boyutunda, minnacık puntolu, SSCB yayını görünümlü. Destekler,

Türkiye’de film çekenlere

tanınan % 30 refund kolaylığının devamıyla sınırlı. Duvarlarda 2 poster, bir kapalı ekran, ikram olarak uluorta duran elektrikli ocağın üzerinde fokurdayan semaver ile dağınık Türk kahvesi cezvelerinden ibaret iki göz minnacık bir boş mekan! Bunları bambaşka yapardık eskiden!.

Kaynağa Git

İlgili Haberler