Cannes’da artık haber kadar görüntünün nasıl dolaştığı da, Festivalde olan bitenlerin önemli bir parçası oldu. Meta’nın Majestic Otel’de kurduğu Meta House’a davet edilmeme anlam verememiş, filmlerin cazibesinden gidişimi devamlı ertelemiştim. Tam da benim gibi yazılı basın emekçilerini hedeflediklerini ancak görüşünce anladım
Instagram, Facebook ve Threads’in sahibi Meta, Cannes Film Festivali ile çok yıllı stratejik ortaklık kurmuş. Amaçları; festivali sosyal medya üzerinden dünyaya canlı aktarmak. Yanı sıra AI araçlarını ve Ray Ban ile ortak akıllı gözlüklerini tanıtıyorlar. Creator ya da influencer, içerik üreticilerini etkinliğin merkezine koymuşlar, şehrin her yerinde ödünç verdikleri gözlüklerle show yaptırıyorlar. Amaç sanki, “Artık Cannes’ı (sadece) gazeteciler değil, creator’lar ve Meta teknolojileri anlatacak” demek.
Meta House ziyaretime geçmeden, yapay zeka’nın festival henüz başlamadan Cannes 2026’nın üzerine çöken gölgesinin altında kısa bir tur atalım.
Nisan ayındaki ilk resmi basın toplantısında Festival Başkanı İris Knobloch, yaratma özgürlüğünü savunurken meğerse, yapay zekanın egemenliğine direnişi fitillemiş diyebiliriz bugün. “Yaratma özgürlüğü yalnızca insanlar içindir. Yapay zekânın artık stüdyolarda, kurgu odalarında ve yaratım süreçlerinde yer almasını görmezden gelmiyoruz, ancak sinemaya hükmetmesine izin vermiyoruz. Çünkü her görüntünün arkasında emeklerini ve ruhlarını ortaya koyan yüzlerce insan vardır. Bir film veri yığını değildir (…)Bizi etkiler çünkü bir insandan gelir(…) Yapay zekâ çok iyi taklit edebilir ama asla hissedemez” demişti.
Jürinin ilk basın toplantısında, muhtemelen jet lag’den dolayı verdiği kısa ve bazen ilgisiz cevaplara kıkırdayan basın, Atlantik ötesinden gayet realist bir görüşü dile getirdiğinde sus pus oldu: “Yapay zeka burada. Ona karşı savaşmak, kaybedeceğimiz bir savaşa girmek demek. Onunla nasıl çalışabileceğimizi bulmak daha değerli bir yol”.
Ertesi gün ellerini kalıba batırıp ölümsüzleştirirken Yüzüklerin Efendisi ile şöhrete ulaşan Sir Peter Jackson, “Teknoloji insanlık dokunuşu taşırsa anlamlıdır” diyerek Cannes’daki tüm festivalcilerin ilk andan beri hissettiği “asıl gündem” hakkındaki perspektifini açıklamış oldu. Teknolojiyi ses ve görüntülerinde kullanan ve yapay zekâ ile barışık ilk yönetmenlerden olan Jackson, görülmesi gerçekten büyük zevk olan “Get back”te AI restorasyonu sayesinde, 50 yıl önceki görüntülerle, sanki geçen hafta çekilmiş gibi 4 adamın yaşamlarını ve çalışmalarını sergiliyor. Beatles hayranlarının mutlaka görmesi gereken bu çekici filmde Jackson, “yapabiliyorsak neden kullanmayalım” diyerek IA’nın sinemada bir element olarak önemini savundu.
Steven Soderbergh’in John Lennon belgeseli ile de, Meta AI araçlarıyla çalışmanın yolunu bulanların hayli çok olduğunu anladık.
Yaratıcı Yapay Zeka
Buraya kadar hepsinde kumanda insanların elindeydi. Ta ki, 21 Mayıs Perşembe günü yarışma dışı yan etkinliklerde gösterilen Hell grind dizisinin ilk bölümü Arena Zero’nun yıldızı 22 yaşındaki barmenin “star” olarak sunulduğu basın toplantısına kadar. “Aktör” ne yeniden çekilen sahneleri, ne gece yarılarına kadar süren çekimleri yaşamıştı. Çünkü AI onun sadece yüzünün resmini kullanmış. Hollywood stüdyolarına teknolojisini göstermek için bir vitrin olarak yaptığı ilk uzun metrajlı yapay zeka filmi için yapımcı Higgsfield AI şirketi, barmene 1 milyon dolar ödemiş. O an aslında başka bir yere gelindiğini hissettik: Artık yapay zeka ile çalışma söz konusu değildi, filmini 2 haftada bitiren yönetmen AI karşımızdaydı! Cannes Film Festivali’nde sahnede, teknoloji ve sinema dünyasının birlikteliği değil, sinemada yaratıcı olarak yapay zeka vardı.
La Croisette’te Majestic Hotel’in giriş katının bir bölümünde ve sadece 1 hafta boyu kurulu “Meta House” alanına son gününde gidebildim. Sorumlu Amerikalı gence yazılı basını temsilen burada olduğumu, uzun televizyon gazetecisi geçmişimle çekim ve prodüksiyondan biraz anladığımı da göz önünde bulundurarak, sadece 2 sorum olduğunu söyledim: beni niye davet ettiniz, beni nasıl şaşırtacaksınız.
Cümlemi henüz bitirmiştim ki Ray-Ban Meta Smart gözlükleri gözümdeydi. “First-person POV” denilen deneyim şöyle: gözlükleri takınca, mesela kırmızı halının yanında basına ayrılan yerde durarak, kameraman, ışıkçı, sesçilerimiz olmadan, sadece bakarak ve gördüklerimi anlatarak naklen yayın yapabiliyorum. O an yıllarca geriye ışınlandım! ATV’nin ilk yayın dönemleri… Oğlumun güzel sarı saçlarını neredeyse ağlayarak ilk kestirdiğim akşam üstü berberden döndüğümüzde telesekreterdeki mesajda Zafer Mutlu, Olimpiyatlara adaylığımıza destek vermek için Başbakan Çiller’in ertesi gün Monaco’ya gelip Savarona’da bir davet vereceğini, hemen Monaco’ya gidebilrisem çok iyi olacağını söylüyordu. Çoktan kapanan akreditasyonlarla polis ülke Monaco’daki olimpiyat aktivitelerine katılmam söz konusu olmayacağından, Fahri Konsolosumuz Tuna Köprülü’nün sayesinde ertesi sabah saat 9’a Prens Albert röportaj randevusu verdi, dolayısıyla akredite oldum. Ekibim olmamasını, “röportajı çok erkene verdiniz” diyerek sarayın ekibine üstlendirdim. Hayatımın ilk televizyon röportajını Prens Albert ile yapıyor olmam stresimi hafifleten tek hoşluktu. Gece son uçakla vardığım Monaco’da hazırlıksız gittiğim konuda soru hazırlayıp pek de uyumadan sabah 8’de saraya geçtim. Ekibe “deneyimli bir gazeteciyim ama tv çekimini sadece okulda teorik olarak yaptım. Bana ne yapmam gerektiğini söyler misiniz” dedim. “Bizi unutun, işinizi her zamanki gibi yapın. Gerekirse Altes gidince yeniden çekeriz”! Ne doğru tavsiye!
Tam röportaja başlayacakken Altes’e de gerçeği söyleme gafletinde bulundum. Meğer Prens Albert sinirlenince teklermiş! Türkiye’nin en büyük televizyoncuları röportaj istemiş, verilmemiş! Çömez televizyoncu olduğunu söyleyen bu gencecik kadın niye burada acaba diye kıpkırmızı… Konuşmasını defalarca yeniden çektik ve montaj için ATV’den gelen ve ne yazık ki adını çıkaramadığım müthiş deneyimli, frankofon kameraman-montör arkadaşımız saatlerce uğraşarak, o uzun çekimleri kesip biçerek, kekelemeye başladığı yerde sesi düşürüp Türkçe ses kayıtlarıyla kamufle ederek mükemmel bir röportaj ortaya koydu. Çok eğlendiğim bu işte, sadece onu izlerken yorulmuştum.
Ben o röportajı Meta Smart gözlükle yapsaydım, Prensin sinirlenince konuşmasının teklediği, asıl konunun yani olimpiyatların önüne geçecek, gazetecilik değil, olay röntgenciliğe dönecekti. Çünkü bu gözlüklerle kamera gözümdeymiş gibi çekim yapıyorum, ve izleyici de naklen benim gördüğümü görüyor. Meta’nın “içerden yayın” ile ne kastettiğini ancak deneyince anladım. Biz çekimler yapıp, hikayeyi yazıp, montajlayıp bir haber hazırlıyoruz ya da naklen de olsa biz anlatıyoruz, kamera çekiyor. Bu gözlüklerle ise izleyici aktaranın gözünden görüyor.
Bir influencer için, bir galada, defilede, ödül töreninde, celebrity etkinliklerinde bu akıllı gözlüklerin kamerasıyla yürümek, insanlarla konuşmak, etkinliği gezmek, göz hizasından kaydedilen görüntü gayet çekici anlayabilirim. Gözlükler, etkinliğin içine taşıyor izleyenleri. Ancak Avrupa bu gözlükleri AB gizlilik yasaları nedeniyle hiç de hoş karşılamıyor ve hatta kamerayla çevreyi analiz eden “Hey Meta, neye bakıyorum?” tarzı AI özelliklerine, canlı görüntü yorumlamaya kısıtlama getiriyor, şimdilik.
Bunun bir ötesi olan Meta Ray-Ban Display Avrupa’da tamamen yasak. Facial recognition gibi veri toplama endişeleri haksız değil, doğrudan özel hayata müdahale. Avrupa çıkarılabilir pil kurallarını da öne sürerek, AI ve gizlilik düzenlemeleri nedeniyle bu modeli yasakladı.
Kırmızı halıda gazetecilerin yerini creator’lar mı alıyor?
Meta House’daki deneyimim sayesinde, bir haftadır kırmızı halıda, basın konferanslarında, lüks otellerin davetlerinde, teraslarda, Carlton immersive seanslarında, orda burda, “ne buluyorlar bu simsiyah kaba çerçeveli Ray-Ban’lerde” diye düşündüğüm gözlüklerin, Instagram, Reels, Threads üzerinden festivali canlı yayınlayan inflencer’lar olduğunu anladım!
Diğer deneyimim, AI çeviri sistemiyle Çince videoyu anında fransızca olarak izlemek oldu ki dil bariyeri açısından bu kullanıma bayıldım! Mavi halı denilen aynalarla kaplı küp mekanın içinde, yıldızlar ve flaşlar altında konuşarak yürürken gözlüğümle kendimi çekebildim. Biz gazeteciler için randevu almak kadar, sonrasında yer ayarlamak büyük sorun olabiliyor. Bu gözlüklerle istediğimiz sohbeti sanal mekanlara, sanal dekorlara yerleştirebiliyor ve Meta, Threads’te canlı ve özel emoji sistemi ile röportajı yapıyor. Yani istesem Altın Palmiye ödülünü bile salonda olmadan Meta House içinden yapabilirim! Ne muazzam, ne tehlikeli!
Yazılı basından bir temsilci olarak teknolojiye değil, bunun toplum ve medya üzerindeki etkisine bir dalış yaptım. Tam da bu yüzden davet edildiğimi deneyimin sonuna doğru anladım. Klasik gazetecilere, “Meta artık sadece sosyal medya şirketi değil; Meta kültürü, sinemayı ve canlı deneyimi şekillendiren teknoloji platformu. Basınına ve bizlerin elinden topluma hikâye anlatmak istiyorlar.
Meta’nın Cannes “gösterisi” medya ve toplum nezdinde büyük bir PR çalışması. Hem teknolojisinin lansmanını yapıyor, hem de Festival’in dijital dönüşüm gösterisini!
Çıkışta geç batan akşamın en güzel saatiydi ama nedense kaldığım güzel eve sığınmak istedim. Kültürün platformlaşması, sinemanın Instagramlaşması, gazetecilikten influencer modeline geçiş gibi nereye oturtacağımı pek bilemediğim karmaşık düşüncelerle doluydu aklım yürürken. Meta House, belki de klasik Cannes Festivali’nin sonunun anonsuydu; teknoloji lansmanından çok, sinemanın, medyanın, kültürün , ekonominin TikTok/Reels mantığına evrilmesinin hikâyesine tanık oluyorduk.