Bugün sosyal medyada bir kişinin topluca hedef gösterilmesi, “iptal edilmesi”, linç edilmesi ya da dijital olarak dışlanması için kullanılan “cancel culture*” kavramının benzerlerinin Osmanlı döneminde de yaşandığı ortaya çıktı.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Duygular adlı kitapta yer alan “Denetleme Aracı Olarak Utanç Duygusu” başlıklı bölüm, Osmanlı toplumunda “utanç” duygusunun yalnızca bireysel bir his değil; toplumsal düzeni sağlayan güçlü bir kontrol mekanizması olduğunu anlatıyor.
Günümüzde “cancel culture*” olarak adlandırılan kavram; toplumun hoş karşılamadığı bir kişiyi sosyal medya üzerinden topluca dışlaması, hedef göstermesi, itibarsızlaştırması ve kamusal baskı altına alması anlamında kullanılıyor. Kitapta anlatılan Osmanlı pratikleri ise bu yöntemin tarihsel bir karşılığı gibi dikkat çekiyor.
Nil Tekgül’ün aktardığı şer’iye sicillerine göre Osmanlı’da insanlar yalnızca yasalarla değil; mahalle baskısı, utandırma ve toplumsal dışlama yöntemleriyle de denetleniyordu.
“ELALEM NE DER” DÜZENİ
Kitapta Osmanlı toplumunda mahalle, cemaat ve esnaf loncalarının yalnızca dayanışma üretmediği; aynı zamanda güçlü bir sosyal denetim mekanizması kurduğu anlatılıyor.
Buna göre bireyler; ayıplanma, küçük düşürülme, mahallede itibarsızlaşma, cemaatten dışlanma ve komşuların desteğini kaybetme korkusuyla davranışlarını kontrol etmek zorunda kalıyordu.
Nil Tekgül, utanç duygusunu “kişisel hissedilen ama toplumsal olarak inşa edilen” bir duygu olarak tanımlıyor. Kitaba göre Osmanlı’daki sosyal düzenin önemli bir kısmı insanların “rezil olma korkusu” üzerinden işliyordu.
OSMANLI’NIN “CANCEL” YÖNTEMİ: KAPIYA KATRAN SÜRMEK
Kitapta dikkat çeken en çarpıcı örneklerden biri de “kapıya katran sürme” uygulaması.
Şer’iye kayıtlarına göre Osmanlı’da hoş karşılanmayan kişilerin:
- kapısına katran sürülüyor,
- boynuz asılıyor,
- aşağılayıcı anonim mektuplar bırakılıyor,
- mahalle içinde haklarında dedikodular yayılıyordu.
Özellikle “kapıya katran sürme” pratiğinin çoğu zaman zina ve ahlaksızlık suçlaması anlamına geldiği belirtiliyor.
Bu yöntemle kişi doğrudan cezalandırılmaktan çok, toplum önünde itibarsızlaştırılıyor ve mahalle baskısı altına alınıyordu. Kitaba göre bu uygulamalar yalnızca bireyi hedef almıyor; aynı zamanda tüm mahalleye “kurallara uyun” mesajı veriyordu.
Bugünkü sosyal medya ifşaları, dijital linçler ve hedef göstermelerle kurulan benzerlik ise dikkat çekiyor.
“BANA AR LÂHIK OLDU”
Kitapta yer alan Konya şer’iye sicilleri, insanların yalnızca fiziksel zarar gördükleri için değil; “şereflerinin zedelendiğini” düşündükleri için de mahkemeye başvurduğunu gösteriyor.
"ÇAMUR AT İZİ KALSIN"
1659 tarihli bir kayıtta bir imam hakkında zina söylentileri çıkarılması üzerine mahkemeye giderek, “Bana ar lâhık oldu” ifadelerini kullanıyor. Osmanlıca’da “lâhık olmak” ifadesi, bir şeyin insanın üzerine yapışması anlamına geliyor. Kitapta da belirtildiği üzere bu kullanım, bugün halk arasında kullanılan “çamur at izi kalsın” deyimine benzer bir anlam taşıyor.
Yani imam, ortaya atılan söylentilerin toplum önünde itibarını lekelediğini ve “utancın üzerine yapıştığını” söyleyerek mahkemeye başvuruyor.
Kitapta yer alan başka örneklerde de; hakaret, dedikodu, zina ithamı, eşe yönelik aşağılayıcı sözler nedeniyle açılmış çok sayıda dava yer alıyor.
Nil Tekgül’e göre Osmanlı toplumunda insanlar çoğu zaman fiziksel zarardan çok “itibar kaybından” korkuyordu.
UTANCIN BİLE DERECELERİ VAR
Kitapta Osmanlı toplumunda utanç için kullanılan kavramların çeşitliliğine de dikkat çekiliyor.
“Ar”, “ayıp”, “haya”, “fazihet”, “şermsâr” ve “hacel” gibi farklı sözcüklerin farklı yoğunluklarda utanç anlamı taşıdığı belirtiliyor.
Örneğin; “ayıp” toplumsal norm ihlalini, “haya” vicdani mahcubiyeti, “ar” ise en ağır utanç biçimini ifade ediyor. Kitaba göre özellikle “ar” kavramı çoğu zaman namus, şeref ve cinsellikle ilişkilendiriliyordu.
UTANÇ ERKEKLERİN TAŞIDIĞI BİR “ŞEREF” MESELESİ
Kitapta dikkat çeken bir diğer unsur da utanç duygusunun cinsiyetlendirilmiş yapısı. Şer’iye kayıtlarında, “Bana ar lâhık oldu” ifadesini kullananların neredeyse tamamının erkek olduğu belirtiliyor.
Nil Tekgül’e göre Osmanlı toplumunda aile şerefi kamusal alanda erkekler tarafından temsil ediliyordu. Bu nedenle kadınlar da utanç duyuyor olsa bile, bu duyguyu mahkemede ifade etme görevi erkeklere ait kabul ediliyordu. Kitapta bunun erkeklik, şeref ve “mürüvvet” anlayışıyla bağlantılı olduğu anlatılıyor.
YAVUZ SULTAN SELİM BİLE “UTANDIRMA” DİLİNİ KULLANDI
Kitap yalnızca mahalle yaşamını değil, siyaseti de duygular üzerinden inceliyor. Eserde, Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’e gönderdiği mektup da örnek olarak ele alınıyor.
Kitaba göre Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Seferi sırasında Şah İsmail’i savaşa zorlamak için onun şeref anlayışını hedef alan ifadeler kullanıyor. Ülkesini koruyamamasını, eşinin namusunu koruyamamaya benzeterek rakibini utandırmaya çalışıyor. Yazar, bunun Osmanlı ve Safevi dünyasında utanç ve şeref kavramlarının ortak bir siyasal dil oluşturduğunu gösterdiğini belirtiyor.
MAHALLE BASKISINDAN SOSYAL MEDYA LİNCİNE
Kitapta anlatılan örnekler, Osmanlı’daki toplumsal baskı mekanizmalarının bugünün dijital dünyasında farklı araçlarla yaşamaya devam ettiğini düşündürüyor.
Osmanlı’da; kapıya katran sürmek, mahallede teşhir etmek, dedikodu yaymak, cemaatten dışlamak nasıl bir sosyal baskı yöntemiyse; bugün de sosyal medya linçleri, ifşa hesapları, dijital hedef göstermeler, “cancel culture” benzer işlevler görüyor.
"Osmanlı İmparatorluğu'nda Duygular" kitabı yüzyıllar önce Osmanlı toplumunda utanç üzerinden kurulan sosyal denetim mekanizmasının, dijital çağda farklı araçlarla devam ettiğini ortaya koyuyor.
Ceren Erdoğdu
Odatv.com