Japon yazar Hiroko Oyamada’nın Fabrika’sını elime aldığımda beni neyin beklediğinden habersizdim. Kitabı konusuna bakarak edinsem de başlamadan evvel her şeyi unutmuş, böylece vadettiği dünyaya balıklama dalmıştım. Henüz on sayfa okuduktan sonra kitabın kapağını kapatıp elimdeki “şey”e daha dikkatli bakma ihtiyacı duydum. Bu okuduğum, bir zamanlar yazdığım günlüğümden sayfalar olmalıydı. Hem de bazen neredeyse bire bir aynı cümlelerle. Aynı iç çekişin, aynı dişlinin çarkları arasında ezilişin, aynı hayal kırıklığının sesini duyuyordum okuduklarımda.
İyi de Oyamada tüm bunları nereden biliyordu? Sır gibi sakladığım günlüğümü okumasının imkânı yoktu. Ama ben edebiyat okuru olmanın ne kadar büyüleyici, ne kadar iyileştirici olduğunu gözden kaçırıyordum.
İnsan kendi kendine, kendi düşünceleriyle kalınca derdini en büyük dert, içinde debelenip durduğu çemberi de çıkışsız zannediyor. O zannı dağıtmanın en etkili yolu ise dünyanın öteki ucunda bile olsa insanların benzer şeyler yaşayıp hissettiğini gösteren bu temaslar. Yıllar evvel bir fabrikada çalışırken o günlüğü tutan kendimin, Oyamada’nın Fabrika’sını okumasını bu yüzden çok isterdim.