14 Mayıs resmi tatil olunca 15 Mayıs cumayı da köprü yapıp uzunca bir tatile atlayan Fransızlar, yurt dışı biletler pahalılaşınca, anlaşılan Cannes’a gelmeyi seçtiler.
Çarşamba akşamından itibaren sokaklar daha bir kalabalık oldu. Uzun akreditasyon rozetlerini sallayarak yürüyenlere, kafe ve lokanta teraslarında insanlar kadar yer kaplayan dev kameralara, gece elbiseleri güneş ışığı ya da gece neonları altında parlayan kalabalıklar eklendi.
Yetkililerin müthiş önlemleri sayesinde her şey kontrol altındaydı; çeşitli kuyruklara, her lüks otelin bahçesinde süregelen aktivitelerin yarattığı ilgiye, otel odalarındaki pencerelerinde bir görünüp bir kaybolan starları yeniden görmek için üzüm salkımı gibi kaldırımlarda bekleşenlere, peş peşe dar kaldırımlardan yürüyenlere rağmen, sinirlenen olmuyordu. Geç saatte dahi ellerinde kahve termosları, telefonlarına yapışmış akrediteler, boş kırmızı halının bariyerleri önünde poz vermeye devam eden turist ya da çiçeği burnunda inflencer’lar, plajdaki film gösterileri ve partilerle, geç saatlere dek yaşayan Cannes Festivali tam hızına kavuştu denebilir.
Gündüz riviyeranın eski evlerinin tahta kepenklerinden kimilerini de bu sefer koparan güçlü Mistral rüzgarına rağmen, güneş ve mavi gökyüzü altındaki plajlar ve hatta deniz dopdolu idi. Biz henüz ayağımızı denize sokmadık çünkü Altın Palmiye dışında paralel seçkilerde tam 893 film gösterimi var! Yarışmada yer alan filmlerden görebildiklerimden söz edeyim.
Çarşamba günü yarışma kapsamında gösterilen ilk iki film pek benziyordu. İkisi de duygusal sempatik denemeler niteliğindeydi: Koji Fukada'nın “Nagi'de Birkaç Gün” ve Fransızların pek umutla bekledikleri Léa Drucker ile Mélanie Thierry'nin başrollerini paylaştığı Charline Bourgeois-Tacquet'nin “Bir kadının hayatı”. Konuları benzer olan iki filmde Lea Drucker’in oyununu yine pek beğendik ama.. dahası yok. Fransa'nın yetenekli oyuncuları olduğu malum ve daha iyi bir performans çıkmazsa, oyuncu ödül alabilir. O kadar. Japon filminde ise mekanlar belki de en ilginç olandı ne yazık ki.
Julien Rejl'in küratörlüğünü yaptığı paralel bölümlerden Yönetmenler Haftası, Rus yönetmen Kantemir Balagov'un Butterfly Jam filmiyle başladı. Ardından, bir gece önce Altın Palmiye Onur Ödülünü alan Peter Jackson ile Yönetmenler Haftası'nın yıllık ödülü Altın Araba'yı alan Claire Denis’nin iki usta filmiyle sona erdi.
Peter Jackson'dan yapay zeka vurgulu konuşma
Peter Jackson, basın toplantısında, kendisini sanatçı değil, hikaye anlatıcısı olarak gördüğünü tekrarladı. Yüzüklerin Efendisi üçlemesiyle yıldız olan, teknoloji meraklısı Yeni Zelandalı yönetmen, yeniden ilk günlerindeki gibi maddi desteksiz kalsa, kendi imal edeceği maketlerle her zaman çalışmaya devam edeceğini, gençlik tutkularından vazgeçmediğini, günlük rutin ve sıkıntılardan kaçışı teşvik eden fantastik özelliklere sahip hikayeler anlatmaya bayıldığını ve şu anda Spielberg ile birlikte hazırladığı Tintin filmini anlattı. Tintin’in sadece Avrupa’nın Türkiye gibi çevre bölgelerinde değil, Okyanus ötelerinde de çocuk hayallerini süslediğini öğrenmiş oldum.
Jackson, yapay zekâ dahil çeşitli teknolojiler kullanarak ses ve görüntü bilgilerini gömülü kalmaktan kurtaran ilk yönetmenlerden. “Get Back” filmi de bunlardan biri. Bununla ilgili “Bence restorasyonun asıl amacı bu. Ya elli yıl önce çekilmiş artık hasarlı görüntülerden oluşan ve dokularıyla ait olduğu dönemi ortaya koyan, aradan geçen yılların ağırlığını tüm ağırlığıyla hissettiğiniz bir Beatles filmi izlersiniz, ya da bu hafta çekilmiş gibi duran görüntülere kendinizi kaptırırsınız. Bunu yapabiliyorsak, neden kullanmayalım?” diyerek AI’ın sinemadaki önemini savundu. Usta şöyle devam etti: “Get Back'in çekiciliği; orijinal belgeselin çekildiği film türünden gelmiyor, çekici olan Beatles. Bu dört adamın 50 yıllık filmde bıraktığı izlerle dikkatimiz dağılmadan, yaşamlarını ve çalışmalarını görmek istiyoruz. Hepsi bu”. Böyle bakınca hak vermemek mümkün mü!
Basın toplantısından birkaç saat sonra, 16:33’te bir de baktık ki, Sir Jackson “avuç içlerini ölümsüz kılıyor”! Onursal Altın Palmiye'nin yanı sıra, Hollywood Şöhret Yolu'nun Cannes versiyonu olan "Yıldızlar Yolu"na eklenmek üzere, Peter Jackson'ın el izleri de alındı. Bir asistan dağınık saçlı yönetmenin parmaklarını hafifçe, yüzeysel olarak çamura bastırırken, flaşlar patladı, incelediğim yüzünde büyük bir keyif vardı, çocuksu ama şeytani gülüşüyle pek eğleniyordu.
Diğer görebildiğim yarışma filmi, Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski'nin Thomas Mann ve kızının savaştan sonra Almanya'ya dönüşünü anlatan "Fatherland/Vatan” filmi oldu. Sinemada gidip görmeye değer, Thomass Mann bilgilerimizi tazelemeye heveslendiren duygusal tarihi türden güzel bir film.
Paris’ yerleşip 10 uzun metrajlı film yapan İranlı yönetmen Asghar Farhadi'nin, Isabelle Huppert ve Virginie Efira'ya başrollerini paylaştırdığı, tamamı Paris’te geçen, Parisli hayatlar kokan, "Paralel Hayatlar"ı, Fransız sanat filmi tadında. Ama heyecan verici olmaktan uzak. Bunca starı bir kokteyl, bir açılış için dahi bir araya zor getirilirken, Farhadi nasıl başarmış bu yıldızlar geçidini, Bravo! Performanslar da harika. Ama hepsi bu.
"Belli bir Bakış" seçkisinin açılış filmi, Amerikalı yönetmen Jane Schoenbrun'un "Teenage Sex and Death at Camp Miasma" gibi, adını yanlış yapmadan söylemek için Eye Haidara olmak gereken film sıklıkla tekrar tekrar gösterildiğinden henüz gitmedim. İzlerken çok eğlendiğini söyleyenler de oldu, bir düğünün korku filmi gibi gösterilmesine tepki verenler de.
Eleştirmenler Haftası’nın ilk gösterimi, Blerta Basholli'nin "Dua"sıydı. Prömiyerinde yer bulamadığımdan Pazar günü izleyeceğim. Basholli'nin 2. uzun metrajlı filmi yine kendi hayatından izler yaşıyor. 1990’ların Kosova’sına geri dönüyor. Savaş sırasında 15 yaşında olan yönetmen, Priştine'de geçen filminin başrolüne 13 yaşındaki isyankar genç kızı, Dua’yı koymuş. İlk ekran deneyimine rağmen, sorunlu ergenlik rolünde muhteşem performans sergilediği söylenen başrol oyuncusu, günlük hayatta özgürlük arayan inatçı bir genç. “Dua'da bizi bu kadar güçlü bir şekilde kendine çeken, etrafında gelişen sorunlar ağına nasıl dolandığıyla büyülenmemiz” dedi bir eleştirmen. Güzel anlatım. Mutlaka görülecek!
Eleştirmenler Haftası’nın diğer filmi “Viva”’nın gitmeden konusunu okudum: meme kanserinden yeni iyileşmiş ve diğer memesinin röntgeninde küçük bir gölge görüp bunu analiz ettirmeyi hemen reddeden kırklı yaşlardaki bir kadının hikayesi. Konu ağır gibiydi ama okumaya devam ettim: “Bu film kesinlikle bir drama değil. Filmin kahramanı Nora (oyuncu ve yönetmen Aina Clotet) aslında çılgın bir komedi yapmış” yazdığı için gittim.
Büyük işler başarmaya aday bir bilim kadını, hastalıktan ve yaşından dolayı, elindekilerden sıkıldığını anlaması ve cesur kararlar almasıyla ilgili, oldukça da güldüren bir film. Kadınların ellerindeki her şeyi atabilecekleriyle, cesaretleriyle, öngörülemezlikleriyle ilgili bir film.
Prömiyerlerden kareler
Her gün ilk gösterimlerine çıkan filmlerin prömiyerleri ve basın toplantılarına gelen yönetmen ve starlar, Kırmızı Halı’dan yeniden geçerler. Organizatörlerin “çıplaklık” ve “çevre dostu” şartlarını empoze etmelerinin de etkisiyle, artık eskisi gibi üzerinde çok konuşturan şaşaalı kıyafetler görülmüyor. Cannes basamaklarında meydan daha fazla mücevherlere kalıyor.
İlk haftanın en iyilerini, kimse darılmasın, 3 Fransız’a vereceğim. Üçü de İranlı yönetmen Asghar Farhadi'nin Fransa’da çektiği "Paralel Hikayeler" filminin prömiyerine geldikleri kıyafetler.
Virginie Efira, Cannes için pek alışılmadık mini Saint Laurent kıyafetini Cartier takılar ile süslemiş. Yüksek yaka ve uzun kolla “Cannes’da mini elbise olmaz” kuralını alt etmiş. Sakil durmayan cazibesinde, abartısız ama sofistike takılarının da etkisi var. Baştan aşağı, kendisi gibi çok güzel.
İsabelle Huppert yaşlandıkça daha da sevdiğim bir oyuncu ki mutlaka ben geç anladım. Paralel Hikayeler’deki tam kendi gibi diye düşündürten bir rolü var. Son yıllardaki her rolüne, her görünümüne bayılıyorum. Sıfır hata, muhteşem oyunculuk, kıyafetleri yorumlaması modacıları kıskandıracak yaratıcılıkta… zerafet ve doğallığın ta kendisi. İlk gün dahil Kırmızı Halı’nın hakkını veren en iyi kıyafetti bana göre Gucci’nin uçuşan kırmızı ipek şifon tuvaleti, Chopard mücevherleri ile.

Fransız sinemasının yaşayan en büyük hanımefendisi Catherine Deneuve her zaman haute couture giyer. Saint Laurent’ın stilisti Anthony Vaccarello, Deneuve için kabarık bir bluz-ceket ile uzun saten etekten oluşan bir kıyafet tasarlamış. Renk ve hacim kontrastları, küçük kadife çanta ile sade şıklığın mükemmel uyumunda. Değişmeyen mükemmel saçları ve makyajı, bayıldığımız o kibirli, hafif sert bakışı, kendinden çok emin duruşu ve ölçülü gülümsemesi, aynen artık çok az sahnede gördüğümüz film karelerindeki gibi. Paralel Hikayeler’deki birkaç dakikalık rolü de işte aynen böyle, oyun içinde oyun yapar gibi. Bir diva işte. Takıları ise ikinci vatanı gibi gördüğü İtalya’dan: Pomellato.
Deneuve ve Huppert’in kucaklaşması, 2026 Festivalinin unutulmaz karelerinden biri oldu.