Ana içeriğe geç

Filistinli sinemacıların Cannes yolundaki engelleri

61 yaşındaki Filistinli yapımcısı Dima Youssef Hasan Yasin, Filistin Film Enstitüsü tarafından davet edildiği...

Filistinli sinemacıların Cannes yolundaki engelleri
Gazete Oksijen
16

61 yaşındaki Filistinli yapımcısı Dima Youssef Hasan Yasin, Filistin Film Enstitüsü tarafından davet edildiği Cannes'a gelirken, Paris Roissy havaalanında tutuklanarak bir gözaltı merkezine götürüldü. Yeşiller’den Avrupa Parlamenteri Mounir Satouri, pasaportunun Almanya'da damgalanmasında yapılan bir hatadan kaynaklanan idari bir yanlıştan kaynaklanan hatanın derhal düzeltilmesi için Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot'ya yazarak, "Dima Yasin'in içinde bulunduğu karmaşık durumu açıklığa kavuşturması ve çözmesi için müdahalesini " istedi. Durumun çözüldüğü ve Filistinli kadın yönetmenin Cannes'a seyahati için vize verildiği haberini Dışişleri ile bağlantılı olduğumuz telefon bildirisi hattından öğrenince rahat bir nefes aldık.

Bu karmaşa, Filistinli sanatçıların karşılaştığı zorlukları bir kez daha kanıtladı: Festivalin açılış gününde, Cannes'a davet edilmesine (ve Cannes’da ödül almış olmasına) rağmen vize alamayan ve Gazze'de mahsur kalan Muhammed El-Şerif'in durumu hakkında sinema, basın ve çeşitli kültürel çevreler ortak bir çağrı yapmıştı. Ne yazık ki cevap dahi alınamadı. Paris’e kadar gelmişken, Cannes’a gitmesine izin verilmemesi daha fazla ses getireceğinden mi acaba Filistinli kadın yönetmene bu “ayrıcalık” tanındı(?) Bilemiyoruz!

Kültür Bakanı herkese gül dağıttı

Cumartesi günü, sahildeki özel plajlardan birine kurulan Ulusal Sinema ve Hareketli Görüntü Merkezi’nin (CNC) çadırında, davetliler kadar güvenlik görevlileri de sabırsızdı; zira bu, Bakan Hanım’ın ilk büyük etkinliğiydi. Versay Sarayı Başkanlığı’ndan bakanlık koltuğuna geçen Macron’a yakın isim Catherine Pégard, beklenenden çok daha kısa bir konuşma yaptı ve yapay zekâ konusunda “yakında bir açıklama” yapılacağını söyledi. Herkesi memnun etmeye çalışarak risk almamayı tercih etti; gelecekleri konusunda endişeli sanatçıları da, yapay zekanın mucizevi yardımıyla pek mutlu olan stüdyoları da…

Tek somut açıklaması, CNC fonu alma kurallarında "çok yakında" bir değişiklik yaparak, yılda 800 milyon eurodan fazla destek vereceklerini söyledi. "Yaratıcılığı desteklemek, insan yaratıcılığını desteklemek demektir" diyen Pégard “CNC yarın yazarı olmayan bir eseri desteklemeyecektir" sözleriyle Cannes Başkanı Iris Knobloch’un henüz Paris’tei ilk basın toplantısındaki açıklamalarını tekrarlamış gibi oldu.

En iyi mekan her zaman @TerrassebyAlbane

Festival boyunca Cannes’ın en gözde adreslerinden biri Terrasse by Albane’dır. La Croisette üzerindeki Palace otellerinden JW Marriott’nun etkileyici terası, festivalin ve jet-set dünyasının önemli isimlerinin yanı sıra Albane’ın — o kadar da olsun — dostlarını ağırlar.

Cannes’a ilk geldiği günden bu yana Albane ile yakın dost olan Marion Cotillard’ın festival döneminde neredeyse her akşam burada olduğunu söylesek abartmış olmayız.

Albane, 15 Mayıs’ta mekânın 25. yılını kutladı. Gecede sahne alan Véronique Sanson, burayı sevenlerin yaşını anlatan bir gösterge. Cotillard, İsabelle Adjani, Emmanuelle Beart ve daha niceleri dansları ve şarkıları ile Albane’ı mesut ettiler.

Cotillard, aynı gün öğleden önce ise Karma filminin gösterimi için oğlu ve eski hayat arkadaşıyla kırmızı halıda boy göstermişti.

Antibes Sokağı’nda alışılmadık bir “zaman yarışı”

Cumartesi sabaha doğru, Cannes'daki en uzun alışveriş caddesi Rue d'Antibes'de sıra dışı bir olay yaşanmış. Fotoğrafı çeken gazeteci arkadaşımız anlattı:

Pek çok genç, katlanan sandalyelerini yan yana koymuş, battaniyelerinin altında geceyi sokakta geçirmişler! Amaçları cumartesi sabahı, en lüks saat markalarından biri olan Audemars Piguet ile iş birliği başlatan Swatch mağazası açılır açılmaz ilk girenler olup, 385 euroya satılacak saatleri alıp, mağazadan çıkar çıkmaz 1.500 ile 3.000 € arasında satarak hızlı bir kar elde etmek.

Öğrenci gençler, yaz tatili öncesi 1000 € kazanmak için bir gece soğukta ve kamp sandalyesinde uykusuzluğa değer olduğunu düşünmüşler. Cannes'da, sahilin sonsuz ışıltı ve lüksünün hemen arka solağında, Swatch mağazasının önünde!


Yorgun savaşçılar

Programı incelemeye korkar gibiyim ikinci haftaya başlarken, çok fazla gösterim ve etkinlikle geçen çılgın hafta sonundan sonra. Sadece ana daldaki yarışma filmi olarak günde üç kırmızı halı çıkışlı dünya prömiyeri vardı. Diğer 45 seçkideki yüzlerce filmden bahsetmiyoruz bile.
Basından arkadaşlarımızın bazıları her tür partiye katıldıkları için uykusuzdu. Benim gibi bütün yıl yeterince sinemaya doyamamışlar, acısını çıkartmak için, neyse ki tüm alanlara bolca yerleştirilmiş su ve kahve dağıtımlarından birer tane kapıp, gözlerimiz iflas edene kadar salondan salona koşturduk. Sonuçta çok az uykuyla ve gece vakti yenen günün tek yemeğiyle geçen yoğun bir haftayı geride bıraktık.

“Kız Hafızası” Nobelli Annie Ernaux’nun hayatından bir manifesto

Judith Godrèche, 16 Mayıs günü Festival sarayının Debussy Sahnesinde Annie Ernaux ile birlikte, 2016'da yayımlanan ancak on yıllar önce başlanan otobiyografik romanı “Mémoire de fille” kitabında, erkeklerle olan sıkıntısının kökenlerini konu alan uyarlamasının dünya prömiyerini gerçekleştirdi.

Cannes’da çok genç yaşında aktris olarak tanıdığımız Judith Godrèche ikinci uzun metrajlı filmiyle festivalin “Un Certain Regard” bölümünde yarışıyor. Godreche’in anlatısı, dönem filmi ile politik metin arasında kararsız kalmış bir tür gibi, cesur ancak biraz dağınık bir uyarlama.

Annie Ernaux’nun 1958 yazında bir genç kızın ilk kez aşk ve arzu ile tanışırken, aynı anda aşağılanmayla yüzleşmesinin yarattığı gençlik travmasını anlatıyor. Film Ernaux’nun metniyle sınırlı kalmıyor, Godreche çağının MeToo sonrası feminist bilincinin politik yükünü de taşıyor. Bu yüzden hikayenin merkezinde Annie Ernaux ile birlikte Judith Godrèche de var.

Konu 1958 yazında Fransa’da bir yaz kampında genç bir kadının bedenini ve masumiyetini kaybediş hikâyesini aşmış, bugünün feminist çağrılarına uzanmış. İkisi kadın da, kadın hafızasını özgürleştirici bir anlatıya dönüştürmek arzusuyla, iç içe geçmiş zaman katmanlarında, biyografi, politik manifesto ve deneysel sinema dilini harmanlamışlar.

Kitaba göre filmde kimi anlar genç Annie’nin utanç ve kırılganlığı daha güzel hissediliyor. Ancak politik söylemlerin uzunluğu altında, duygusal hakikat kayboluveriyor.

Eleştirmenler Haftası'nda ilk uzun metrajlı filmi Gradiva'yı sunuyor Marine Atlan. Parlak görüntü yönetmeni ilk kez yönetmen olarak Cannes’da. Napoli'ye yapılan bir okul gezisi sırasında renkler ve ergenlik duygularının çarpışmasını anlatmış. Konular benzediğinden kulvarlar farklı olsa da karşılaştırma açısından birlikte vermek istedim.

Yas tutmanın karmaşıklığı

Ana dalda yarışan “Sheep in the Box - Kutudaki Koyun" filminde, Japon Yönetmen Hirokazu Kore-eda, oğullarını kaybeden ve yerine ultra gerçekçi bir androidin geçtiği bir çiftin felsefi ve duygusal karmaşasını ortaya koyan bir bilim kurgu melodramı sunuyor. Film, makineler karşısında insan duyguları temasını incelikle ele alıyor, ancak sonunda bu konudan uzaklaşıyor.

Hirokazu Kore-eda'nın Air Doll'dan sonraki ikinci uzun metrajlı filmi olan "Kutudaki Koyun" bize “Bir makineyi sevmenin ne anlamı var, bu sevgi ona hiçbir fayda sağlamayacaksa?” sorusunu soruyor.

Film; insanlar ve onları taklit eden sahte varlıklar arasındaki ilişki üzerine. Çok yakın bir gelecekte yaşanan, biraz yapmacık bilim kurgu melodramı:

Oğulları Kakeru'nun kazara ya da belki bir suç sonucu ortadan kaybolmasının yasını tutan Otone ve Kensuke çiftinin hayatına, ona mükemmel bir şekilde benzeyen bir robotun girmesini anlatıyor.

Muhtemelen yapay zekadan esinlenilmiş. Çiftin günlük olarak, yapay zeka ile uzun sohbete dalıp felsefi ve duygusal labirentlerinde kaybolduğu duygusal bir yaşam çeşidi olarak hayal edilebilecek bir ortamda mücadelelerini gösteriyor. Huzur mu, yoksa bir aile cehennemi mi diye düşündürtüyor.

Altın Palmiye için "Kağıttan Kaplan"

Scarlett Johansson, Adam Driver ve Miles Teller'ın muhteşem performansları ile renklendirdikleri karanlık bir James Gray şaheseri daha. 1980'lerin Queens'inde geçen aile ve mafya gerilim filmi, ustaca kurgulanmış, dokunaklı ve büyüleyici. Bu hafta izlediğim en güzel festival filmi.

6 Kez kırımızı halısında basamaklarını tırmandığı Cannes, Amerikalı yönetmenin dehasını umarız artık tanır. "Kağıt Kaplan" ile geri dönen Gray, Altın Palmiye’yi kazanır mı bilemeyiz çünkü The Yards, Lost City of Z veya Two Lovers filmlerinde olduğu gibi Kağıttan Kaplan’da da aynı aile dramasının acısı tüm ihtişamıyla sergiliyor. Ondan başka kim bu sıradan hayatların melankolisini Queens'teki küçücük bir polis karakoluna kadar sokabilir?

Filmin etkisi yine derinden dokunaklı; aynı hatalar, aynı acılar (başarısız baba, yabancılaşmış kardeş) ele alınıyor.

Avrupa tatilinden döndükten sonra banliyö evlerinde mutlu bir aileyle karşılaşıyoruz. Orta sınıf, daha varlıklı bir büyükanne, aynı odayı paylaşan iki oğul. Mutluluk, mütevazı bir mühendislik firmasının başında olan, karısı (parlak ve bigudili Scarlett Johansson) ve oğulları tarafından saygı duyulan bir aile babası olan Irwin Pearl (Miles Teller) daha ne isteyebilir ki?

Bir akşam, kader devreye giriyor ve kardeşi Gary'yi (Adam Driver) getiriyor. Irwin'in sıradanlığının aksine gösterişli, ayak bileğinde gizli bir tabanca taşıyan, iyi dikilmiş takım elbiseli amca çocukların gözlerini parlatıyor. Gary'nin Irwin'e teklifi, Rus yatırımcılar için danışman olması. Onları “mühendisler" olarak tanıtıyor. Mütevazı aile ortamı için kesinlikle fazla gelen bir karmaşada, ilk anlardan itibaren mutluluğun kendisinden çok daha büyük bir şeye karşı paramparça olacağı sezgisini damıtmayı başarıyor yönetmen. Her zaman bir ev, bir arabanın içi, dökük bir ofis, bir telefon kulübesi, Manhattan'a bakan boş bir arsa gibi mütevazı ortamlarda, kasıtlı olarak detay gibi gösterilen çarpıcı derecede dramatik jestler yaratıyor. Elinde silahla bir merdiven boşluğunda endişeli bekleyiş; sazlıklar arasında pek seçilmeyen bir silahlı çatışma; tuğla bir duvara veya tozlu bir FBI ofisinde bir adamın silueti... Rus mafyasına orta sınıf bir ailenin aşılanmasının mümkün olduğuna dair inanca, çözülmemiş bir aile trajedisinin karakterlerini katıyor:

Kağıt Kaplan huzursuz, iki kardeş arasında olup bitenler belirsiz, iki oğluna henüz elde edemediğini düşündüğü bir başarıyla övünmek istediği için kendini bu duruma kaptıran yetersiz baba…

Film sadakat kisvesi altında karmaşık bir eril değerler sistemine dair tuhaf bir bağımlılık gibi çünkü korumayı üstlendiği ailesini tehlikeye atıyor. Yıkıcı kararlar ve kaderci etkiler, James Gray'in filmografisinde, ilk uzun metrajlı filminden Paper Tiger’a kadar, takıntılı bir leitmotif. Bu kez daha da derine inerek, bir ideali takip ederken onu koruduklarına inanırken kaybeden veya mahvedenlerin tek hatası yüzünden sonsuza dek kaybedilen bir mutluluğun ağıtı artık. Bu sefer bu ödül verilmezse sanki Cannes yaralanacak.

Belirsiz bir bakış: Jordan Firstman'ın "Club Kid"i, her şey k-hole

Güldüren, ağlatan Club Kid tam olarak ne yapmak istiyor? Bugün ana akım olan nedir, ya da olmayan nedir? Oyuncu Jordan Firstman bu filminde ilk kez yönetmen ayrıca. Bakmak zorunda olduğu bir oğlunun varlığını keşfeden uyuşturucu kullanan otuzlu yaşlarında bir adamı canlandırıyor.

Film Yapımcıları Haftası'nda "Bir Hizmetçinin Günlüğü"

Yapımcı Saïd Ben Saïd'in isteği üzerine Fransa'da çekilen, Romanyalı yönetmen Radu Jude’un yeni filmi 1900 yılında yayınlanan anarşist Mirbeau'nun antisosyal romanından ilham alıyor. Film hem tevazu, hem cesaret içeriyor.

“Gentle Monster” Yarışmada en iyi aktris için bir umut

Avusturyalı yönetmen Marie Kreutzer, kocasına karşı pedofili suçlamaları keşfeden bir ailenin çöküşünü inceliyor. Léa Seydoux, bu yıkıcı darbeyle yüzleşen Lucy rolünde parlıyor ve oyunculuk ödülü için güçlü bir aday gibi görünüyor.

İspanyol sinemasının Cannes Rönesans'ı

Sorogoyen, Almodóvar, Ambrossi ve Calvo...

İspanyol sineması Cannes’da tam bir rönesans yaşıyor ve halkına bir rekor ve gurur yaşatıyor.

Bu yıl Cannes'da resmi yarışmada üç İspanyol uzun metrajlı film var: Pedro Almodóvar'ın Amarga Navidad (Otobiyografik Kurgu), Javier Ambrossi ve Javier Calvo'nun La Bola Negra ve Rodrigo Sorogoyen'in El Ser Querido (Sevgili).

İspanyol ulusal film endüstrisinin destek trendinin ir sonucu olduğunda şüphe yok çünkü geçen yıl da iki film liste başıydı ki bunlardan Sirat, jüri ödülünü kazandı. Bu bir devrim çünkü uzun zamandır, Almodóvar ve Amenábar fenomenleri dışında, İspanya yurtdışında temsil edilmiyordu. Son yıllarda yükselişe geçip sınırlarının ötesinde izlenmesi kaliteli filmler üretmesine devletin yardım etmesinden kaynaklı.

Javier Bardem’in başrolde olduğu, Madridli Sorogoyen’in, İspanyol sinemasının bir devinin portresini çizdiği, aile temalı dönem filmi "El Ser Querido-Sevgili"de "acaba yönetmen kendisini mi canlandırıyor" diye sormadan edemedik.

İspanyol yönetmenin gerilim türünün tuzaklarından tamamen vazgeçtiği ilk filmi olarak tanıtılsa da, öyle birkaç gerilim dolu an içeriyor ki, iyi ki vazgeçmiş!

Altın Palmiye alabileceği konuşulmaya başlayan filmde sinemanın büyüleyici yapım aşaması konu ediliyor. Sorogoyen, çocukken terk ettiği, geçim sıkıntısı çeken bir oyuncu ve barmen olan kızını film setinde çalıştırmaya karar veren zalim bir yönetmen rolünü Javier Bardem'e vermiş.

Kaynağa Git

İlgili Haberler