Harry Potter evrenindeki Voldemort gibi, iklim krizi de küresel diplomaside herkesin varlığını bildiği ama bazı masalarda adını anmaktan kaçındığı bir başlığa dönüşüyor. Bonn’da gelişmekte olan ülkeler uyum, kayıp-zarar ve fosil yakıtlardan adil çıkış için somut finansman isterken; Evian’da G7 liderleri aynı krizi enerji güvenliği, kritik mineraller ve tedarik zincirleri üzerinden konuşuyor. COP31’e giden yol artık yalnızca emisyon hedeflerinden değil, söz ile kaynak arasındaki güven açığının nasıl kapatılacağından geçiyor.
Bonn’daki Dünya Konferans Merkezi’nde iklim müzakereleri ikinci haftasına girerken, birkaç yüz kilometre ötede başka bir diplomasi sahnesi gündemde. Fransa’nın Evian kentinde G7 liderleri yıllık zirveleri için bir araya geldi. Masada Ukrayna var, Ortadoğu var, yapay zekâ var, ticaret gerilimleri var, kritik mineraller var, ama iklim krizi yok. Aslında yok değil, sadece adı anılmıyor. İklim, ne yazık ki küresel diplomaside yeniden “söylenmemesi gereken kelimeye” dönüşüyor.
Harry Potter evrenindeki Lord Voldemort gibi: Herkes varlığını biliyor, herkes yarattığı tehdidin farkında, ama bazı masalarda adını söylemek siyaseten riskli hale geliyor. Evian’daki G7 zirvesi ile Bonn’daki iklim müzakerelerinin aynı haftaya denk gelmesi, küresel iklim siyasetindeki kırılmayı daha görünür hale getirmiş durumda. Bir tarafta dünyanın en zengin ülkeleri, iklim krizini doğrudan konuşmadan enerji güvenliği ve tedarik zinciri risklerini tartışıyor. Diğer tarafta gelişmekte olan ülkeler, iklim krizinin bedelini her yıl daha ağır ödediklerini hatırlatıyor.
Bu çelişki yeni değil ama bugün daha sert. Çünkü iklim krizi artık yalnızca çevre başlığı değil, enfl asyon, gıda fiyatları, enerji güvenliği, göç, borç sürdürülebilirliği, sigorta maliyetleri, sağlık sistemleri ve siyasi istikrarı yakından ilgilendiriyor. G7’nin iklimi gündemden çıkarması, iklimin etkilerini ortadan kaldırmıyor, sadece krizin adını değiştirmiş oluyor.
Diplomasi dilinde kullanılmayan kelime “iklim”
G7 liderleri, ABD Başkanı Donald Trump yönetimiyle açık bir iklim gerilimi yaşamamak için gündemi özellikle “iklim” kelimesinden arındırmış durumda. Trump’ın küresel ısınmayı geçmişte “aldatmaca” olarak nitelendiren yaklaşımı, yalnızca Washington’un iklim politikasını değil, çok tarafl ı diplomasinin dilini de değiştiriyor. Ülkeler iklim eylemini savunmaktan vazgeçmiş değil, ama bunu daha az görünür, daha az çatışmacı, daha dolaylı başlıklar altında gündeme getirmeye çalışıyor. Bu nedenle Evian’da “iklim” yokmuş gibi görünse de, enerji güvenliği, kritik mineral tedarik zincirleri, Çin’in temiz teknoloji üstünlüğü, borçlu ülkelerin uygun maliyetli sermayeye erişimi ve kalkınma finansmanı gibi başlıkların tamamı aslında iklim krizinin diğer adları. Bonn’da ise iklim krizinin adı da belli, faturası da… Ve o faturanın kimin tarafından, nasıl, hangi araçlarla ödeneceği sorusu neredeyse bütün başlıkları kilitlemiş durumda.
Bonn’un kirli kelimesi: Finansman
Bonn görüşmelerinde en fazla duyulan kelime “uygulama” olsa da, en fazla gerilim yaratan kelime yine “finansman”. Gelişmekte olan ülkeler açısından iklim eylemi artık yeni hedefl er açıklamakla değil, mevcut hedefl eri hayata geçirecek kaynaklara erişmekle ilgili. Uyum yatırımları, kayıp-zarar mekanizmaları, enerji dönüşümü, dirençli altyapı, tarımda iklim riski, sağlık sistemlerinin güçlendirilmesi, erken uyarı sistemleri, şehirlerin sıcak hava dalgalarına hazırlanması… Hepsi aynı soruya bağlanıyor: Para nereden gelecek? Bonn’da tartışılan yeni iklim finansmanı çalışma programı bu nedenle kritik. Ancak daha başlangıç aşamasında bile anlaşmazlık büyük. Gelişmekte olan ülkeler, finansman tartışmasının merkezinde kamu kaynaklarının, hibelerin ve düşük maliyetli finansmanın yer almasını istiyor. Çünkü borç yükü altındaki ülkeler için “iklim finansmanı” adı altında yeni kredi yaratmak, çözüm değil yeni kırılganlık anlamına geliyor. Zengin ülkeler ise finansmanı daha geniş bir akış olarak tanımlamak istiyor: Özel sektör yatırımları, çok tarafl ı kalkınma bankaları, karma finansman, sigorta mekanizmaları, piyasa araçları ve risk azaltıcı modeller. Bu araçların önemli olduğu tartışmasız, ancak gelişmekte olan ülkelerin itirazı burada başlıyor: İklim krizinin tarihsel sorumluluğu ile finansmanın gönüllü piyasa mantığına bırakılması arasında ciddi bir adalet açığı var. Kısacası Bonn’da teknik gibi görünen tartışma aslında son derece politik: İklim finansmanı dayanışma yükümlülüğü mü olacak, yoksa yatırım fırsatı olarak mı tasarlanacak?
Rakam verilmeyen hedefin güven yaratması zor
İklim müzakerelerinin en tuhaf çelişkilerinden biri, yeni finansman hedefl eri belirlenirken, bu hedefl er için net rakam belirtilmemesi. Uyum finansmanı bunun en çarpıcı örneği. COP30’da uyum finansmanının üç katına çıkarılması taahhüt edilmişti. Gelişmekte olan ülkeler şimdi bu taahhüdün Küresel Uyum Hedefi kararına somut bir rakamla girmesini istiyor. Masadaki talep yıllık 120 milyar dolar düzeyinde. Çünkü uyum, sel baskınına karşı kanalizasyon sisteminin yenilenmesi, kuraklığa dayanıklı tarım altyapısı, sıcak hava dalgalarına karşı sağlık sisteminin hazırlanması, kıyı kentlerinde yükselen deniz seviyesine karşı koruma, orman yangınları için erken uyarı, gıda güvenliği ve temiz su erişimi anlamına geliyor. Buna rağmen gelişmiş ülkeler net rakam vermeye sıcak bakmıyor. Savunma harcamalarının arttığı, bütçelerin sıkıştığı, borçlanma maliyetlerinin yükseldiği, jeopolitik krizlerin derinleştiği bir dönemde yeni finansman taahhütleri siyasi açıdan zorlaşıyor. Ancak gelişmekte olan ülkeler açısından tablo çok net: Rakam yoksa güven yok. Güven yoksa uygulama yok.
COP31 için asıl test: Güven
●Bugün gelişmekte olan ülkelerin temel sorunu hedef eksikliği değil; hedefl erin finansmanla desteklenmemesi. Küresel Güney, daha iddialı emisyon azaltım planları, daha güçlü uyum politikaları ve fosil yakıtlardan çıkış için daha fazlasını yapmak zorunda bırakılıyor. Ama aynı anda finansman vaatlerinin geciktiğini, hibe yerine borç araçlarının öne çıktığını, kalkınma alanının daraldığını ve zengin ülkelerin kendi bütçe gerekçeleriyle sorumluluktan kaçındığını düşünüyor. Bonn’un verdiği yanıt şimdilik temkinli. Müzakereler ilerliyor, teknik başlıklar çalışılıyor, yol haritaları yazılıyor. Ama iklim diplomasisinin kalbinde hâlâ aynı eksik var: Söz ile kaynak arasındaki mesafe. Bonn görüşmeleri, COP31’e giden yolda Türkiye açısından da önemli bir uyarı niteliğinde. Antalya’da başarılı bir sonuç alınacaksa, bunun yalnızca güçlü diplomasiyle değil, güven inşa eden bir gündemle mümkün olacağı açık. Antalya’da yalnızca “ne yapılmalı” sorusuna değil, “kim, hangi kaynakla, hangi takvimle, hangi adalet ilkesiyle yapacak” sorusuna yanıt aranacak.