Alişan Çapan
Şiirimizin büyük ustalarından Yahya Kemal’in “Zil, Şal ve Gül” diye başlayan, dillere pelesenk olmuş meşhur Endülüs’te Raks şiiri, İspanya ile ilgili bir yazı için belki de iyi bir giriş olabilir. “Bu bahçede raksın bütün hızı / Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı.” Yahya Kemal 1929’da Madrid elçiliğine atanmış, 10 Haziran 1929’da İspanya kralı XIII. Alfonso’ya güven mektubunu sunmuş ve resmen görevine başlamış. Kemal’in 1932’de sona eren görev süresi boyunca İspanya’da monarşi sona ermiş ve İkinci İspanya Cumhuriyeti ilan edilmiş. Bu kadar hareketli ve önemli bir dönemde büyükelçimizin başkente yolladığı herhangi bir hatırı sayılır bir rapor yok. Arada ayıp olmasın diye kısa bilgi notları gönderiyor. Mesela 12 Aralık 1931’de, Niceto Alcalá-Zamora’nın İspanya Cumhurbaşkanı seçildiğini Ankara’ya telgrafla iletmiş. Görevden geri çağrılması sürecinde de 20 Nisan 1932 tarihli 469 numaralı telgrafıyla elçiliği devrettiğini ve sağlık gerekçesiyle Paris’e gideceğini bildirmiş.
Dışişleri Bakanlığı arşiv belgelerinde, İspanya’da krallık yıkılıp cumhuriyet kurulurken Ankara’nın elçisinden değerlendirme beklediği, fakat “Elçimizden ses sada çıkmaz” diyerek Yahya Kemal’in siyasi raporlama görevini ihmal ettiği belirtiliyor. Oysa Yahya Kemal daha önceki Polonya elçiliği görevi esnasında sıklıkla başkentle yazışmış ayrıntılı raporlar sunmuş. Polonya’daki seçimleri, Piłsudski yönetimini, iktidar-muhalefet ilişkilerini ve suikast girişimlerini Ankara’ya ayrıntılı biçimde rapor etmiş; bazı raporları CHP Genel Sekreterliğinin bile dikkatini çekmiştir. İyisi mi biz Yahya Kemal’in diplomatik faaliyetlerine sekte vuran mevzuları şimdilik bir kenara koyalım, 40 yıla yaklaşan İspanya aşinalığımız üzerinden naçizane bir İspanya - futbol raporlaması yapalım.
Yıl 1988, harika bir yaz geçiriyoruz. Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda her akşam birbirinden ünlü, yetkin sanatçılar sahne alıyor. Joan Baez konseri sonrasında rastladığımız arkadaşlarımız bir folklor festivali için İspanya'ya gideceklerini söylüyorlar. Otobüste yer varmış. “Gelelim mi” diyoruz “tabii gelin” diyorlar. Halk danslarında bir maharetimiz yok, olsun görevimiz kortejde ve sahne arkasında bayrak taşımak.
İstiklal Caddesi’nden hareket edecek olan otobüsümüz arızalanıyor, uzun bir tamirattan sonra arıza gideriliyor. İsterseniz bu otobüse binip gidin isterseniz yeni otobüs getirtelim diyorlar. Ama onu da ayrıca beklemek gerekecek, zaten kanımız kaynıyor, oylama sonucunda hadi basıp gidelim diyoruz. Basıp gideceğimiz mesafe binlerce kilometre. İber Yarımadası’nın tam kuzeybatısına gideceğiz. Katılacağımız festivaller, Galiçya bölgesinin yerel festivalleri. Bulgaristan, Yugoslavya, İtalya, Fransa üzerinden üç günlük bir yolculuk sonunda ilk durağımıza varıyoruz: okyanus kıyısında küçük bir kasaba olan Viveiro. İspanya misafirlerini hemen kendine bağlayan bir sıcaklıkta. Yarım saatte adapte oluyoruz desek yalan olmaz. Her sokakta en az 3-5 bar kafe. Hayatın tadını çıkaran neşeli, mütevazı insanlar. Her şey tadında, ne bir eksik ne bir fazla.
Futbolda Real Madrid’in tartışmasız hakimiyeti var, biz oradayken üç kere üst üste şampiyon olmuşlar, bizden sonra iki yıl daha şampiyon olacaklar ve meşhur beşli şampiyonluk dönemini tamamlayacaklar. 1986 Dünya Kupası’nda da boy gösteren Hugo Sánchez, Emilio Butragueño ("El Buitre"), Míchel, Martín Vázquez ve Rafael Gordillo, Real Madrid’in efsane kadrosundan bazı isimler. Bosman kuralı henüz çıkmamış, takımlar daha az yabancılı, daha sabit kadrolu. Yabancılar da sıradan yabancı olmuyor, bu durumda hepsi iz bırakan efsane şöhretler. Real Madrid’in beşli şampiyonluğundan sonra Cruyff’un efsane Barcelonası hüküm sürmeye başlayacak. Onun başlangıcında da Lineker, Bernd Schuster gibi efsaneler var. İspanya milli takımıysa 1988’de Batı Almanya’da düzenlenen turnuvada üç maçta da yenilip sıfır çekiyor ve hiçbir varlık gösteremiyor. Bizim İspanya ziyaretimizle örtüşen futbol gelişmesi, Cruyff’un hoca olarak Barcelona’nın başına geçmesi. Efsane hoca sekiz yıl boyunca yöneteceği Barcelona’da olağanüstü bir devrime imza atmış, sadece kulüp takımını değil İspanyol futbolunu sonraki on yıllarda zirveden zirveye taşıyacak sistemi kurmuştu. Bugün bile 2026 Dünya Kupası finalinden önce iki finalistin şansını, futbolunu değerlendiriyorsak yine bütün kapılar Cruyff’a çıkıyor. Messi sonuçta Arjantin’den çok Cruyff’un, Guardiola’nın, Katalan futbol kültürünün ve İspanyol futbolunun ürünü.
Futbolda Real Madrid-Barcelona mücadelesi kıyasıya sürerken biz İspanya’nın ince damarlarına hızla nüfuz etmekteyiz. Viveiro’dan sonra ikinci durağımız La Coruña. Kırklareli, Artvin, Silifke oyunlarımızla ve sahne arkasında bayrak tutan sabırlı ekibimizle bütün folklor festivallerinde dans severlerin kalplerini fethediyoruz. Hatta hemen yakınlardaki Santiago de Compostela kasabasındaki devasa manastırı da tavaf ediyoruz. Bu, İspanya’daki en önemli kutsal mekanlardan biri; yarı hacı olduk diyebiliriz. Hacı derken aklıma Ülkü Tamer’in nefis kitabı Alleben Öyküleri’nde yer alan Macı Hüseyin hikâyesi geliyor.
2000’lerin başında yine Harbiye açık havada, bu sefer sahne arkasındayım, bir sound check’teyiz. Flamenco’nun efsane ismi Paco de Lucía ile röportaj yapıyoruz. Bir noktada Lorca ile Manuel de Falla’nın bestelerinden oluşan, kendisinin çaldığı bir plak çıkarıyorum imzalaması için. Yanında da Camarón de la Isla’nın bir plağı. Gözleri parlıyor Paco’nun, ne kadar eski plaklar bunlar, nereden buldun bunları diyor. La Coruña’da karşıma çıkmıştı, oradan aldım diyorum, anlatması uzun sürer eski bir hikâye. Bugünlerde İspanyol futbolseverler, İspanyol kültürünün ve Flamenco’nun iki ilahı Paco de Lucía ve Camarón’un birlikte çekilmiş fotoğraflarını paylaşıyorlar, İspanyol forması giydirilmiş şekilde. O fotoğrafı çeken efsanevi fotoğrafçı José (Pepe) Lamarca, ülkesindeki cunta yönetiminden kaçan bir Arjantinli. Bu bilgiyi de yazımıza ekleyelim ve Arjantin’i ile acıklı geçmişini de anmayı unutmayalım.
Gelelim Yahya Kemal’in İspanya’daki faaliyetlerine. Üstat Madrid’teki bir dostuna gece âlemlerini, çalgılı çengi ortamlarını tatmin edici bulamadığını söylüyor. Bunun üzerine dostu kendisini Endülüs’te, Jerez de la Frontera kasabasında bir çiftliğe yönlendiriyor. İşte ünlü Endülüs’te Raks şiirinin filizlenmeye başladığı gece, o gece. Jerez de la Frontera’ya bizim de yolumuz düştü yıllar sonra, gerçekten de Endülüs’ün çok çok özel bir köşesi. Kasabanın katedraline girdiğinizde hoparlörden Camarón de la Isla’nın nağmeleri yükseliyor. Türk futbolseverler ise Jerez’i iki karakter üzerinden hatırlayabilirler. Biri, yazının başında geçen Bernd Schuster; Jerez’in iki sezon hocalığını yapmış, La Liga’ya yükseltememiş ama en başarılı zamanlarını yaşatmış. Öbür isimse Daniel Güiza. Her ne kadar Fenerbahçe’de kaçırdığı gollerle saçını başını yoldursa da, zamanının İspanya gol kralıydı. Ez cümle Jerez, İspanya’nın o kadar derin labirentlerinden biri ki Yahya Kemal’in oralarda yolunu kaybedip başkente rapor yollamaması çok da şaşırtıcı değil. Atatürk’ün terekesini listeleyen bir kitap var. Binlerce eşya, başka bir sürü şey arasında, yabancı içkiler de bir liste halinde yer alıyor. Oraya baktığınızda Jerez’in ünlü şeri üreticisi González Byass’ın yolladığı şişelerin kaydına rastlayacaksınız. Bunun raporunu yollamış usta şairimiz, hepimiz için.
…Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir
İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.
Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sineden: "Olé!"…