Ana içeriğe geç

NATO Zirvesinin satır aralarındaki 'Ortadoğu' korkutuyor

Hande Orhon Özdağ yazdı... NATO Zirvesinin satır aralarındaki 'Ortadoğu' korkutuyor

NATO Zirvesinin satır aralarındaki 'Ortadoğu' korkutuyor
12 Punto
16

Ankara’daki NATO Zirvesi geride yalnızca bir sonuç bildirgesi değil, hem dünyada hem Türkiye’de uzun süre tartışılabilecek geniş bir siyasi malzeme bıraktı. İttifakın geleceği, savunma harcamaları, Ukrayna savaşı ve Türkiye’nin NATO içindeki konumu zirvenin görünen gündemiydi. Ortadoğu ise masanın merkezinde değil, hemen yanı başındaydı. Pek tartışılmadı ama Zirvenin ve ona eşlik eden diplomatik trafiğin satır araları, Ortadoğu’nun yakın geleceği konusunda kaygılanmak için fazlasıyla neden sunuyor.

SONUÇ BİLDİRGESİNDEKİ İRAN MADDESİ: GÜÇLÜ BİR MESAJDAN ÇOK SEMBOLİK BİR DENGE

NATO Zirvesi sonuç bildirgesinde İran’a yer verilmesi başlı başına anlamlıydı. Ancak ilgili maddenin lafzı aslında ilk bakışta yarattığı siyasi etkinin gerisinde kaldı.

İran’ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiğinin belirtilmesi, yeni ve radikal bir tutum değil. Zaten Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na taraf olan İran, hiçbir zaman resmi olarak nükleer silah geliştirmeyi hedeflediğini söylemedi. Kabul edelim ki, buradaki tartışma, İran’ın ne söylediğinden çok, nükleer programının hangi noktada askeri kapasiteye dönüşeceği üzerine. Bu nedenle “İran, nükleer silaha asla sahip olmamalıdır” ifadesi, hukuki ve siyasi açıdan yeni bir eşik değil. Bildirge, İran’ın bu sınırı aşmaya yönelmesi halinde NATO’nun ne yapacağına ilişkin de, beklenebileceği üzere, herhangi bir işaret vermiyor.

Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisine yapılan vurgu da benzer biçimde savaş öncesindeki duruma dönüş çağrısı niteliğinde. Hürmüz zaten savaş öncesinde açıktı. Dolayısıyla burada ABD ve İsrail tarafından bozulan statükonun yeniden kurulması arzusu var.

Bu nedenle İran maddesi, daha ziyade siyasi bir denge denemesi olarak okunabilir. İran’a yönelik operasyonlarında NATO ülkelerinden aradığı desteği tam olarak bulamayan ABD Başkanı Donald Trump’a, ittifak içinde sembolik bir tatmin alanı açılmış gibi görünüyor. Kısacası, bu madde, İran’ı “caydırmaktan” çok Trump’ı yatıştırmaya hizmet etti denilebilir.

TRUMP'IN İRAN SÖYLEMİ: SAVAŞ İLE MÜZAKERE ARASINDA

Trump’ın İran hakkındaki gelgitli açıklamaları Ankara’da da devam etti. Bir yandan savaşın bitmediğini söyledi, diğer yandan diplomatik çözüm ihtimalini kapatmadı. Bu ikircikli dil, Trump’ın dış politika söyleminin en karakteristik özelliklerinden biri haline geldi: Tehdidi büyüt, müzakere kapısını aralık bırak ve en sonunda belirsizliği pazarlık aracı olarak kullan! Trump bunu daha önce Kuzey Kore’de, Çin’le ticaret savaşında ve Rusya konusunda da yaptı. Tabi, sertlik ile uzlaşma arasında gidip gelen bu dilin, karşı tarafa olduğu kadar iç kamuoyuna yönelik olduğu da unutulmamalı.

İran ve ABD arasında Haziran ayında imzalanan mutabakat zaptı da aslında bu durumu gayet iyi yansıtıyordu. On yıllardır çözülemeyen sorunların, savaş koşullarında birkaç haftalık diplomasiyle karara bağlanması zaten gerçekçi değildi. Bugünkü çatışmama hali, ki bu durum zaman zaman ihlal de ediliyor, kalıcı barıştan ziyade ara bir sessizlik niteliğinde. Bu sessizlik, Trump’a, yaklaşan seçimlere kadar nefes aldırabilir. İran’a ekonomik ve askeri toparlanma imkanı sağlayabilir. Bölge ülkelerine de yeni pozisyonlar almak için zaman kazandırabilir. Ancak Ortadoğu’nun yakın tarihi, geçici ateşkeslerin, çoğu zaman barıştan çok bir sonraki çatışmanın hazırlık dönemi olduğunu gösteriyor.

F-35 MESELESİ: UÇAKLAR VE ÖTESİ

Türkiye’nin F-35 meselesi hava gücü, bölgesel dengeler ve aslında NATO içi hiyerarşi bakımından da geniş bir anlam taşıyor.

Trump, sorunun çözümüne olumlu yaklaştığını söylese de, siyasi, diplomatik ve hukuki engellerin nasıl aşılacağı belirsizliğini koruyor. S-400 meselesi, CAATSA yaptırımları, Kongre’nin tutumu ve Türkiye’nin programdaki statüsü, onca söylentinin arasında, öylece ortada duruyor.

F-35 bugün İsrail’in yanı sıra İtalya, Birleşik Krallık, Hollanda, Norveç gibi ülkelerinin hava kuvvetlerinde bulunuyor. Yunanistan da bu uçakları edinmeye çalışıyor. Türkiye’nin F-35’lere sahip olması özellikle Ortadoğu ve Akdeniz jeopolitiğinde bir değişim yaratabilir. İsrail’in Türkiye’nin F-35 meselesine katı biçimde karşı çıkması, bu nedenle şaşırtıcı değil. İsrail, uzun süredir askeri üstünlüğünü tüm bölgeye dayatmaya çalışıyor. Türkiye’nin F-35 sahibi olması, İsrail’in Ortadoğu’da hayli “yatırım” yaptığı bu üstünlük hesabını doğrudan etkileyebilir.

Türkiye ile İsrail arasındaki mevcut gerilimin önemli ölçüde söylem düzeyinde kaldığı ve iç kamuoylarına seslenen bir işlev gördüğü açık. Ancak iki ülkenin bölgenin geleceğine ilişkin projeksiyonları arasında belirgin bir ayrışma da bulunuyor. F-35 meselesi bu ayrışmayı daha görünür ve daha stratejik hale getirebilir. Bu durum doğrudan bir sıcak çatışma ihtimalinden ziyade kırılgan sahalarda vekil aktörler üzerinden yürütülebilecek bir nüfuz mücadelesi riskini artırıyor.

Tam da bu noktada Lübnan ve Hizbullah dosyası önem kazanıyor.

LÜBNAN: UNUTULMUŞ BİR FAY HATTI

Trump’ın Ankara’da Ahmed eş-Şara’ya övgüler dizerken, İsrail’e “Golan Tepelerini vererek” ne büyük bir jest yaptığını anlatması ve Lübnan - Hizbullah meselesine de değinmesi kaygı uyandırıcıydı. Açıklamalar, Trump’ın Lübnan meselesinde Suriye’ye daha fazla rol biçmek istediğini açıkça gösterdi.

Trump’ın bu yaklaşımı son derece sorunlu ve hayli riskli. Çünkü Lübnan bölgedeki hemen her tarihsel gerilimin üst üste bindiği bir siyasi laboratuvar. Mezhep dengeleri, Filistin meselesi, Suriye’nin tarihsel etkisi, İran’ın nüfuzu, İsrail’in güvenlik kaygıları, Batılı güçlerin müdahaleleri ve mülteci sorunu aynı coğrafyada iç içe geçmiş durumda.

Lübnan iç savaşının yıkıcı mirası bugün büyük ölçüde unutulmuş görünüyor. Oysa 1975’te başlayan ve 15 yıl süren savaş, yalnızca Lübnan’ı parçalamadı; Suriye’yi, İsrail’i, Filistinli örgütleri, İran’ı ve Batılı güçleri de içine çeken çok katmanlı bir bölgesel kriz yarattı.

Bu nedenle Suriye’deki herhangi bir aktör üzerinden Lübnan’a müdahale etmeye çalışmak son derece tehlikeli. Kendisi patlamaya hazır bir bomba olan Suriye’de istikrar henüz sağlanamamışken, Suriye’ye Lübnan’da “düzen kurma” rolü verilmesi abesle iştigal olmanın ötesinde, yeni bir bölgesel krizin fitilini ateşlemek anlamına gelir.

Böyle bir gelişme İran savaşının Hizbullah üzerinden yeniden bölgeselleşmesine, İsrail-Filistin meselesinin farklı bir düzleme evrilmesine ve Arap dünyasında yeni gerilimlerin belirmesine neden olabilir. Komşumuz Suriye de bir kez daha bölgesel rekabetin ön cephesine dönüşebilir.

Bunlara ek olarak, Suriye’nin merkezinde olduğu bir Lübnan krizi, Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin de dolaylı boşalma alanı haline gelebilir. Tarafların doğrudan karşı karşıya gelmediği, fakat farklı aktörleri ve farklı güvenlik ağlarını desteklediği bir rekabet zemini ortaya çıkabilir.

Doğu Akdeniz Boyutu

Lübnan üzerinden yaşanabilecek yeni bir kriz, hiç kuşkusuz zaten gerilimli olan Doğu Akdeniz dengelerini de etkiler. Lübnan’ın coğrafi konumu, enerji hatları, deniz yetki alanları ve İsrail-Suriye-Türkiye üçgenine yakınlığı nedeniyle önemlidir.

Doğu Akdeniz uzunca bir süredir Türkiye ile Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır arasındaki rekabetin merkezlerinden biri. Enerji projeleri, askeri üsler, hava gücü ve deniz yetki alanları bu rekabetin temel unsurları.

Yunanistan, Güney Kıbrıs, Fransa, Mısır ve İsrail arasındaki son gelişmeler, bölgede Türkiye aleyhine bir güç asimetrisi yaratma çabasının parçası olarak okunabilir. Türkiye’nin F-35 edinmesi, bu dengeyi değiştirebilir mi tartışmaya açık olmakla birlikte, yeni bir silahlanma yarışını beraberinde getireceği düşünülebilir.

Bu nedenle F-35 dosyasını yalnızca Türkiye-ABD ilişkilerinin bir unsuru olarak görmek eksik olur. Mesele aynı zamanda İsrail’in güvenlik hesapları, Yunanistan’ın askeri kapasitesi, Doğu Akdeniz’deki güç dengesi ve Türkiye’nin bölgesel konumuyla ilgili.

ANKARA ZİRVESİNDE GÖRÜNENİN ARDI

Dolayısıyla Ankara Zirvesi ve marjında yürütülen diplomatik temaslar, Ortadoğu’daki ayrı kriz başlıklarının giderek ortak bir gerilim hattında buluştuğunu gösteriyor. İran’daki kırılgan ateşkes, Suriye’ye biçilen yeni rol, Lübnan ve Hizbullah dosyası ile Doğu Akdeniz’deki gerilimler aynı bölgesel basıncı besliyor. İlk bakışta bunlardan ayrı duran NATO gündemi ise, Ankara Zirvesi’nde bu fay hatlarının önümüzdeki dönemde nasıl birbirine bağlanabileceğini daha görünür hale getirdi. Dilerim bütün bu ihtimaller, gerçeğe dönüşmeden yalnızca zirvenin satır aralarında kalır.

Haber Kaynağı : 12punto

Kaynağa Git

İlgili Haberler