Fiyat istikrarı olmadan sürdürülebilir büyüme sağlamak mümkün değildir. Kısa vadede yüksek büyüme elde edilse bile enflasyonun kontrolden çıkması yatırım kararlarını bozar, gelir dağılımını kötüleştirir ve uzun vadede ekonomiyi daha kırılgan hale getirir.
Merkez bankacılığı tarihine damga vuran sözler vardır. Bunların arasında belki de en önemlisi, Avrupa borç krizinin en kritik anında dönemin Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi’nin kullandığı “Whatever it takes” yani “Ne gerekiyorsa yapacağız” ifadesidir.
Draghi, 26 Temmuz 2012’de Londra’da yaptığı konuşmada ECB’nin Euro’yu korumak için yetkileri dahilinde gereken her şeyi yapmaya hazır olduğunu söylemişti. Bu açıklama yalnızca birkaç kelimeden oluşuyordu ancak finansal piyasalar üzerindeki etkisi olağanüstü oldu. Çünkü piyasalar ilk kez Avrupa’nın para otoritesinden net, güçlü ve kararlı bir taahhüt duyuyordu. Krizin yönü değişti ve “whatever it takes” merkez bankacılığının en önemli sloganlarından biri haline geldi.
Bugün ise küresel ekonomi yeniden yüksek belirsizliklerin, jeopolitik risklerin ve artan oynaklığın etkisi altında bulunuyor. İran merkezli gelişmeler enerji fiyatlarını yukarı iterken, dünya ekonomisi enflasyon ile büyüme arasındaki hassas dengeyi yeniden tartışıyor. Böyle bir ortamda Draghi’nin sözü her zamankinden daha güncel görünüyor.
“Gereken” nedir?
Ancak bu kez karşımızdaki temel soru farklı. “Gereken” ne? İşte tam bu noktada görüş ayrılıkları başlıyor.
Bir kesime göre artan enerji fiyatları ve yükselen enflasyon karşısında başta ABD Merkez Bankası (Fed) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) olmak üzere merkez bankalarının faiz artırması gerekiyor. Nitekim ECB son toplantısında faiz artırımı yönünde adım attı. Piyasalar şimdi Fed’in de benzer bir yaklaşım sergileyip sergilemeyeceğini tartışıyor.
Ancak başka bir görüş ise ECB’nin önemli bir hata yaptığını savunuyor. Bu görüşe göre bugün yaşanan enflasyonist baskılar büyük ölçüde İran savaşı ve enerji fiyatlarındaki yükselişten kaynaklanan geçici bir arz şokunun sonucu. Savaşın sona ermesiyle petrol ve doğal gaz fiyatlarının gerilemesi, dolayısıyla enflasyon baskılarının da azalması bekleniyor. Bu nedenle faiz artırımlarının erken olduğu ve ekonomileri gereksiz yere durgunluğa sürükleyebileceği ileri sürülüyor.
Bu görüşü savunanlar, ECB’nin eski Başkanı Jean-Claude Trichet dönemine atıfta bulunuyor. Trichet de geçmişte enflasyon endişeleriyle faiz artırımına gitmiş ancak bu karar Avrupa ekonomisinin büyüme görünümünü olumsuz etkilemişti. Sonrasında görevi devralan Draghi, çok daha farklı bir yaklaşım benimseyerek ekonomiyi destekleyici politikalara yönelmişti.
Enerji şoku geçici olabilir ama...
Gerçekten de enerji fiyatlarının geleceğine ilişkin bazı göstergeler, enflasyon baskılarının kalıcı olmayabileceğine işaret ediyor. İran krizinin zamanla çözülebileceğine yönelik beklentiler, Çin’de petrol talebinin zayıflaması ve küresel petrol arzındaki artış petrol fiyatlarını aşağı yönlü baskılayan önemli faktörler arasında yer alıyor. Bu nedenle bazı ekonomistler bugünkü enerji kaynaklı enflasyonun kalıcı olmaktan çok geçici bir şok niteliği taşıdığını düşünüyor.
Ancak burada kritik bir nokta var. Merkez bankalarının görevi enerji fiyatlarını tahmin etmek değil, fiyat istikrarını korumaktır. Burada kritik faktör beklentilerdir. Eğer geçici olduğu düşünülen şoklar hane halkının, reel kesiminin ve finansal piyasaların beklentilerini bozarsa ve ekonomide kalıcı enflasyon dinamikleri yaratırsa, merkez bankalarının müdahale etmesi gerekir.
Bu nedenle günümüzde asıl tartışma faiz artırımı ile büyüme arasında değil; kısa vadeli rahatlama ile uzun vadeli istikrar arasındadır.
“Ben enflasyonu severim”
Özellikle son dönemde Donald Trump gibi bazı siyasi liderlerin büyümeyi önceleyen açıklamaları dikkat çekiyor. Trump'ın “ben enflasyonu severim” gibi boş ve tehlikeli bir açıklaması bunun bir örneğidir. Bu yaklaşım enflasyonu ikincil bir sorun olarak görme eğiliminin yansımasıdır. Oysa ekonomi tarihi bunun tehlikeli bir tercih olduğunu defalarca gösterdi. Çünkü fiyat istikrarı olmadan sürdürülebilir büyüme sağlamak mümkün değildir. Kısa vadede yüksek büyüme elde edilse bile enflasyonun kontrolden çıkması yatırım kararlarını bozar, gelir dağılımını kötüleştirir ve uzun vadede ekonomiyi daha kırılgan hale getirir.
Tam da bu nedenle modern merkez bankacılığı, fiyat istikrarını ekonomik büyümenin rakibi değil ön koşulu olarak kabul eder.
TCMB'nin söylemi de aynı
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) 11 Haziran tarihli Para Politikası Kurulu açıklaması da bence bu anlayışın önemli bir örneğini oluşturuyor. TCMB politika faizini yüzde 37’de sabit tutarken, enflasyon görünümündeki risklere karşı ihtiyatlı duruşunu koruduğunu vurguladı. Karar metninde enerji fiyatlarındaki oynaklığa, jeopolitik gelişmelerin yarattığı belirsizliklere ve enflasyon beklentilerinin önemine dikkat çekildi. Ayrıca enflasyon görünümünde belirgin ve kalıcı bir bozulma olması halinde para politikasının daha da sıkılaştırılacağı açık şekilde ifade edildi.
Bu yaklaşım aslında “whatever it takes” anlayışının günümüzdeki karşılığıdır. Çünkü merkez bankacılığında kararlılık, her koşulda faiz artırmak ya da her koşulda faiz indirmek anlamına gelmez. Kararlılık; verileri takip etmek, riskleri doğru analiz etmek ve fiyat istikrarını sağlamak için gereken adımı atmaktan çekinmemektir.
Söyleme uygun davranmak gerekir
Bugün Fed, ECB, İngiltere Merkez Bankası ve TCMB farklı ekonomik koşullarla karşı karşıya olabilir. Ancak hepsinin ortak görevi enflasyonun kalıcı hale gelmesini önlemek ve fiyat istikrarını korumak.
Dolayısıyla günümüzün temel sorusu “faiz artırılsın mı artırılmasın mı?” değildir. Asıl soru “Ekonomik istikrarı korumak için bugün gerçekten ne gerekiyor?” olmalıdır.
Merkez bankacılığının fıtratı da zaten bu soruya siyasi baskılardan bağımsız, veri odaklı ve uzun vadeli bir perspektifle cevap verebilmektir. Draghi’nin tarihi sözü bugün hala geçerliliğini koruyor. Ancak önemli olan “ne gerekiyorsa” yapmak değil, her şeyden önce “neyin gerektiğini” doğru tespit edebilmektir.