Ana içeriğe geç

İspanya İlyada olarak geldi, Odysseia olarak kazandı

İspanya'nın gençleri kupayı fethetmeye, Arjantin'in ihtiyar kahramanı kupaya geri dönmeye gelmişti. Finalde değişebilen taraf İspanya oldu. Messi-Yamal...

İspanya İlyada olarak geldi, Odysseia olarak kazandı
Gazete Oksijen
16

İspanya'nın gençleri kupayı fethetmeye, Arjantin'in ihtiyar kahramanı kupaya geri dönmeye gelmişti. Finalde değişebilen taraf İspanya oldu. Messi-Yamal düellosunu bekleyenler hayal kırıklığı yaşadı. Çünkü kupayı “Hiç Kimse”, yani takım kazandı.

Bir hafta sonuna iki Odysseia sığdı. Önce Christopher Nolan, Homeros’un 2 bin 700 yıllık destanını dünyanın en büyük sinema perdelerine taşıdı. Çekimi ayrı; konusu, oyuncuları ayrı bir olay. Sonra İspanya ile Arjantin, aynı hikâyeyi New Jersey’de futbol topuyla yeniden sahneledi. Nolan’ın/Homeros’un Odysseus’unun temelinde bir eve dönüş hikayesi var. Futbolda durum biraz daha karışık. Messi eve dönmüştü geri geldi. Şimdi yine eve dönmeye çalışıyordu. Hatta evin tapusunu almak istiyordu. İspanya ise yolculuğa yeni başlamış gibi. Eve ne zaman döneceği çok belirsiz.

Oysa maçtan önce hikâye daha berraktı. Hem İlyada çıkacaktı sahaya hem de Odysseia. İlyada, yani İspanya, gençliğin, savaşın, fethin, şöhretin ve meydandaki üstünlüğün destanını yazmak istiyordu. Odysseia ise zaferden sonra hayatta kalabilmenin, değişmenin, biraz da kaybolmanın ve yeniden eve dönebilmenin hikâyesi. Homeros’un ikinci destanında mesele artık Troya’yı almak değil, kazanılmış savaştan sonra İthaka’ya ulaşmak.

Şöyle söyleyince daha fiyakalı durur mu acaba: İspanya kupayı almaya gelmişti. Arjantin kupaya geri dönmeye.

Fakat destanların kötü bir huyu var. Bir kere anlatılmaya başlayınca sizin hazırladığınız benzetmeye uymuyorlar. İspanya maça İlyada olarak çıktı ama kupayı Odysseia’nın yöntemleriyle kazandı. Sabretti, biçim değiştirdi, yolunu uzattı, yedek kulübesini kullandı ve kahramanını kimsenin beklemediği yerden çıkardı. Arjantin ise eve dönüş destanı olmaya çalışırken olduğu yerde kaldı. Hatta kayboldu, dağıldı.

Lionel Scaloni bu turnuvada Odysseus’a en çok benzeyen kişiydi aslında. Çünkü Odysseus en kuvvetli kahraman değildir. Aşil kadar hızlı, Ajax kadar güçlü değildir. Onu yaşatan özelliği mētistir: Zekâ, kurnazlık, zamanlama, gerektiğinde biçim değiştirebilme yeteneği.

Scaloni’nin Arjantin’i de dört yıl boyunca bunu yaptı. Gerektiğinde üçlü savunmaya geçti, lazım olduğunda orta sahayı kalabalıklaştırdı, bazen Messi’nin çevresinde oynadı, kimi zaman da Messi’yi oyunun dışında tutup onun doğru anı beklemesini sağladı. Bu Dünya Kupası’nda da hiçbir eleme maçının 90. dakikasını önde bitiremeden finale ulaşmışlardı. Mısır’a karşı, İngiltere’ye karşı, her defasında gemide başka bir delik açılmış, Arjantin her defasında yamasını başka türlü yapmıştı.

Finaldeyse Scaloni’nin biçim değiştirme kabiliyeti yetmedi. Karşıda bambaşka bir canavar vardı. Tepegöz falan hak getire.

Arjantin 90 dakika boyunca bırakın isabetlisini, herhangi bir şut dahi atmadı. Dünya Kupası finalleri tarihinde bu durumu yaşayan ilk takım oldular. İlk denemeleri 116. dakikada geldi. Bir finali şut atmadan kazanmayı düşünmek, eve denize hiç açılmadan dönmeye benziyor. Belki fırtınaya yakalanmazsınız. Ama İthaka’ya da ulaşamazsınız. Yarışmayanı yenemezsin kuralı işlemez burada.

Arjantin’in planı beklenmedik değildi. Ama tek şut atamayacak kadar kötü olmayı da düşlememişlerdir muhtemelen. Teoride İspanya’nın pas yollarını kapatacak, oyunu yavaşlatacak, maçı bir şekilde idare edecek ve Messi’nin bir büyülü anını bekleyeceklerdi. Zaten bu turnuvada hayatta kalmalarını sağlayan da buydu. Ama işletemediler. İspanya hiç alan bırakmadı. Bazen sizi buraya getiren gemi, sizi eve götüremiyor.

Peki Messi? Bütün yolculuğu Odysseus’un üzerine kurarsanız, onun sustuğu gün mürettebatın ne yapacağını da düşünmeniz gerekir. Arjantin düşünmemişti. Sloganları belli: Ya Messi ya hiç!

Finali Messi ile Lamine Yamal’ın düellosuna indirenler maça Tepegöz gibi tek gözle baktı. Evet, görüntü güzeldi. Bir tarafta 39 yaşındaki Messi, diğer tarafta 19 yaşındaki Yamal. Homeros’un destanında baba ile oğul yıllar sonra kavuşur ve aynı yayı tutar.

Ama büyük finaller çoğu zaman afişteki iki yüzün anlattığı şekilde oynanmıyor. O yüzden futbol sinemadan bazen daha güzel işte.

Homeros’ta Tepegöz’ü yenen kahramanın adı “Hiç Kimse”dir. Odysseus, canavarı kör ederken adını böyle söyler. Tepegöz yardım istediğinde “Sana kim saldırdı?” diye sorarlar. “Hiç Kimse” der. Kimse de yardımına gelmez. Futbolda da yıldızları çoğu zaman Hiç Kimse kurtarır. Yani herkes. Yani takım oyunu.

Finalin kahramanı Messi olmadı. Yamal da olmadı. O da değildi kahraman. Cümleyi Pedro Porro yazdı, Nico Williams kafayla devam ettirdi, Ferran Torres 106. dakikada topu ağlara gönderdi. Williams ile Torres oyuna sonradan girmişti. İspanya’nın kupayı getiren hamlesi, afişte değil kulübedeydi. Hiç Kimse’nin golüyle aldılar kupayı.

İspanya’yı yalnızca pas yapan, topa sahip olan, “kendi oyunundan vazgeçmeyen” takım diye anlatmak eksik kalıyor. Felsefesine inanmak ile aynı şeyi körü körüne tekrarlamak arasında fark var. İspanya inancını korurken oyuncularını ve hücum yönünü değiştirdi. Eve dönmenin yolunu bulana dek zorladı.

Arjantin ise Messi’nin yorgun ayaklarıyla kayboldu. Tek planla film çekiliyor, ama eve dönülmüyor.

Odysseus’a dönelim. Onun mahareti tehlikeden kaçmak değil, oradan çıkacak yolu bulmak. O yolu bulmanın üstadıdır İspanya. Arjantin de aslında kaçmayı çok iyi biliyor. Sürekli kaçamazsınız, ama ararsanız elbet çıkar karşınıza.

Bu nedenle kupayı kazanan yalnızca daha genç, daha teknik ya da daha hücumcu takım değildi. Daha fazla seçeneği olan takımdı. İspanya’nın bir planı ve o planın içinde çok sayıda küçük planları vardı. Arjantin’in elindeki ise Messi’ye ulaşabilirse işleyecek bir plan, ulaşamazsa da penaltılara kadar dayanma umuduydu.

Futbol oynayanla zamana oynayanın tokuşmasında, sonunda futbol zamanı bir şekilde kıstırıp yakaladı.

Christopher Nolan’ın sinemasını tek cümlede tarif etmek gerekirse belki şöyle denebilir: Tanrıların, devlerin ve büyücülerin hikâyesini anlatıyor ama önce dalganın gerçekten oyuncunun yüzüne vurmasını istiyor. O yüzden kocaman setler, acayip çekimler falan var. Sanırım bu yüzden Memento’yu izlediğimden beri kendisinin hiçbir filmini kaçırmıyorum. O en eski hikâyelerden birini, mümkün olduğunca fiziksel hale getirmeyi tercih etti diye saygıyı hak ediyor. İspanya’nın futbolunda da buna benzer bir taraf var. Büyük lafları var: Kimlik, kolektif oyun, topa sahip olma, baskı, nesiller boyu devam eden bir futbol kültürü… Ama önce topun gerçekten doğru yere gitmesi gerekiyor.

Porro’nun ortası gerçekten Nico’nun kafasına geldi. Nico’nun indirdiği top gerçekten Ferran’ın önünde kaldı. Ferran gerçekten vurdu. Mitoloji, fizik kurallarını geçince gol geldi.

Messi ile Yamal maçın ardından birbirlerine sarıldılar. Homeros’un destanında da baba ile oğul sonunda aynı tarafta yer alır. Futbol buna izin vermiyor. Birinin kazanması gerekiyor. Eve dönebilen sadece İspanya oldu. Messi’nin muhtemelen son Dünya Kupası maçı ise gözyaşlarıyla bitti.

Ama bu, Messi’nin hikâyesinin kötü bittiği anlamına gelmiyor. Odysseia’nın sonunda eve dönen kahraman, artık yola çıkan adam değildir. Dünya Kupası’nı kazanmış, ülkesinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi değiştirmiş, futbol tarihindeki yerini çoktan almış bir oyuncudan söz ediyoruz. Bir final kaybetmek o evi elinden alamaz.

Sadece evin artık yalnızca ona ait olmadığını gösterir.

İspanya kupayı fethetmek üzere yola çıktı. Fakat kupayı gençliğinin hızıyla değil, sabrıyla, zekâsıyla, yedekleriyle ve biçim değiştirme yeteneğiyle kazandı.

Yani İlyada olarak geldi, Odysseia olarak döndü.

Kaynağa Git

İlgili Haberler