Son gelişmeler, bir süredir sıklıkla ve sıkıcı şekilde tartıştığımız ‘piyasaları anlayamama kılavuzu’ konusunu yeniden gündeme getirdi. Neden? Zira yüksek oynaklık artık her yerde. Politik haber akışından jeopolitik ve makroya uzanan geniş ve problemli yolda yön bulmak daha da zor bir hal aldı. Tam da bu nedenle, tıpkı bir süredir ABD piyasalarında olduğu üzere, tek tema ve grup üzerinden şekillenen fiyatlamalar ana sürükleyici olarak belirip çok uzun süre masadaki yerini koruyor. Buna da zaman zaman ‘döngü’, zaman zaman ise ‘sürükleyen trend’ isimleri veriliyor.
Biraz karışık ama oldukça anlamlı sayılabilecek bir giriş oldu. Genişletelim ve elimizden geldiğince basitleştirelim. Ankara, son yılların en önemli NATO toplantılarından birisine ev sahipliği yaptı. Zirve, bizim açımızdan oldukça önemli gelecek dönem kazanımları ve mesajları ile sonuçlandı. Bu yönde yapılan uzman değerlendirmelerini bir kenara not ediyoruz. Bizim ana odak noktamız ise, Başkan Trump’ın beklenmedik şekilde gündeme gelen İran süreci ile ilgili açıklamaları, devamındaki operasyonlar, İran’ın bölge ülkelerine verdiği karşılık, Hürmüz’e yönelik artan soru işaretleri ve petrol fiyatlarındaki yükseliş. Tek solukta, zincirleme reaksiyon şeklinde oluşan haber akışı tam olarak böyleydi. Hangi noktadayız sorusunun yanıtı ‘şimdilik’ biraz kolay: Şubat sonu-Mart başlangıcındaki ‘şok noktası’ olmadığı kesin. Risk algısı kırılgan olmakla birlikte daha çok primli pozisyonların realize edilmesinden yana eğilimi destekliyor. Bu tarz haber akışlarında Amerikan teknoloji sınıfı ve Güney Kore’nin baskılanması en tipik örnek. Yatırımcı grubu, kısa vadeli haber akışı karşısında riskleri olabildiğince basit düşünerek ana eğilimden kopma olup olmadığını filtreleyerek ilerliyor. Bu, çok büyük oranda yanlış değil. Kısmen de riskleri dengeleyici. Ancak, çok uzun süren bir yükseliş trendinde risklerin tam anlamı ile göz ardı edilmesini de yeni bir risk unsuru olarak karşımıza çıkarıyor.
Global ekonomi açısından öyle görünüyor ki 2026, enflasyonist riskler ile talep arasındaki eğilimi anlama ve tartışma üzerinden şekillenecek. Bir önceki yıldan devralınan gümrük vergilerinin getirdiği yük hala daha bizlerle. Fed’in en üst makamındaki değişiklik ile birlikte hayatımıza farklı tartışmaların da eklendiğini unutmamakta fayda var. Tüm bunların çıktısı, gerilemekte inat eden Amerikan tahvil faizleri. Bilhassa uzun vadelilerin yüksek seyri bir noktanın ardından ciddi sorun başlığı olarak belirebilir. Panik olmadan dikkatle izlemenin zararı olmaz. Yılın ikinci yarısında, yaklaşan seçimlerle birlikte, faiz-USD fiyatlaması ikilisi yeniden listenin ilk sıralarına tırmanacak.
Buraya kadar olan kısmın bizim açımızdan çıktılarına bakaca olursak: mevcut sıkı finansal koşulların devam etmesi, haftalık repo kanalından fonlamaya dönüş başlasa dahi gidişatı zorlar halini koruyacaktır. Bu da biraz önce ABD için tartıştığımız tahvil faizleri konusunu bizim için de önceliklendirme gereği doğuruyor. Geri çekilmeyen faizler bir noktada para politikasına yönelik beklentilerin çıktısı. Bu da finansal kesim ve özellikle bankacılık sektörü hisselerini baskılıyor. Doğal olarak talep kanalı üzerinden iç tüketim ile ilişkili şirketleri de. Geriye ise konjonktürün desteklediği petrol ve rafine işi yapanlar kalıyor. Haber akışına göre de biraz olsun havacılık sektörü. Tüm bunlar orta-uzun vadeli bakış açısını zorluyor, hasar almasına neden oluyor. Neden mi? Alternatif getirilerin yüksek olduğu her ortam yatırımcıyı kısa vadeli portföy yönetimini önceliklendirmeye ve pozisyonları olabildiğince maksimumda yürütmeye zorluyor. Doğal ve kaçınılmaz bir süreç.