Ana içeriğe geç

İklim adaleti için ortak sorumluluk çağrısı

Küresel emisyonların yüzde 75’inden, karbon salımının ise yüzde 90’ından sorumlu fosil yakıt bağımlılığı, iklim krizini tırmandırırken ekonomik kırılganlıkları da derinleştiriyor. Türkiye için hem ekolojik sürdürülebilirlik hem de enerji arz güvenliği adına kömür, petrol ve gaz sarmalından adil bir çıkış takvimi hazırlamak kaçınılmaz ekonomik hamle haline geldi.

İklim adaleti için ortak sorumluluk çağrısı
Dünya Gazetesi
16

Başak Nur GÖKÇAM

Dünya ekonomisi, en­düstri devriminden bu yana inşa ettiği kar­bon-yoğun büyüme modelle­rinin bedelini her geçen gün daha ağır ekonomik kayıplar­la ödüyor. Bugün küresel gay­ri safi yurtiçi hasılanın (GS­YİH) önemli bir kısmı, iklim krizinin tetiklediği aşırı hava olayları, tedarik zinciri kırıl­maları ve azalan üretkenlik nedeniyle doğrudan tehdit al­tında.

Sürdürülebilirlik para­digması, artık sadece bir çev­re koruma gündemi olmak­tan çıkıp küresel ticaretin, makroekonomik istikrarın ve uluslararası finansman akış­larının ana belirleyicisi haline gelmiş durumda. Bu bağlam­da, fosil yakıtlara dayalı mev­cut enerji sistemleri hem eko­lojik limitlerin aşılmasına yol açıyor hem de ülkelerin dış ti­caret dengelerinde yapısal bo­zulmalara zemin hazırlıyor.

Küresel ölçekte emisyonla­rın yüzde 75’inden fazlasına ve tüm karbondioksit salım­larının yaklaşık yüzde 90’ına neden olan fosil yakıtlar (pet­rol, gaz, kömür), makroeko­nomik istikrarı tehdit eden en büyük jeopolitik risk faktörü­ne dönüşmüş durumda. Son yıllarda özellikle Ukrayna ve İran ekseninde tırmanan je­opolitik çatışmalar ve bölge­sel gerilimler, enerji arz zin­cirlerindeki kırılganlığı hiç olmadığı kadar görünür kıl­dı.

Fosil yakıt ithalatına daya­lı büyüme stratejileri, küresel kriz anlarında ülkelerin ener­ji güvenliğini doğrudan tehdit ederken, yüksek enflasyon ve cari açık baskısını da berabe­rinde getiriyor. Bu durum, ik­lim değişikliğiyle mücadele­nin yanı sıra ekonomik ege­menliğin korunması adına da enerji altyapılarında radikal bir dönüşümü, yani fosil ya­kıtlardan ‘adil ve planlı bir çı­kışı’ zorunlu kılıyor.

Çevresel tahribattan fazlası yaşanıyor

Sürdürülebilir ekonomi perspektifinden bakıldığında, fosil yakıtlarda diretmenin fa­turası sadece çevresel tahri­batla sınırlı kalmıyor, makro­ekonomik dengeleri de doğ­rudan sarsıyor.

Konuyla ilgili açıklamada bulunan İklim Ağı üyesi WWF-Türkiye’den Ayşe Mine Doğan, Türkiye’nin fo­sil yakıt tüketimindeki yük­sek dışa bağımlılığının enerji güvenliği kadar ekonomik ve çevresel kırılganlıkları da de­rinleştirdiğini ifade ederek, “Enerji üretiminde kullandığı fosil yakıtların yüzde 78’ini it­hal eden Türkiye’nin fosil ya­kıt ısrarı; enerjide dışa bağım­lılık, yüksek faturalar, giderek kötüleşen hava, su ve toprak kirliliği ile artan sağlık sorun­ları olarak geri dönüyor.

Üste­lik son dönemde Ukrayna ve İran ekseninde yaşanan çatış­maların gösterdiği gibi, fosil yakıtlara dayalı enerji siste­mi Türkiye’yi küresel krizler karşısında çok daha kırılgan hale getiriyor. Türkiye elekt­riğinin neredeyse yüzde 60’ını fosil yakıtlardan karşılamaya devam ettikçe, küresel emtia şoklarına karşı korumasız ka­lacaktır” dedi.

İklim Ağı üyesi Mekanda Adalet Derneği İklim Adaleti Program Koordinatörü Yağız Eren Abanus de fosil yakıt ba­ğımlılığının yalnızca enerji sis­temlerini değil, aynı zamanda küresel eşitsizlikleri ve çatış­ma dinamiklerini de derinleş­tirdiğini vurgulayarak, “Savaş­ların bedelini en ağır biçimde siviller, yerinden edilen toplu­luklar ve kırılgan ülkeler ödü­yor; aynı şekilde iklim krizinin yükünü de tarihsel olarak en az sorumlu olan toplumlar taşı­yor. Bu nedenle fosil yakıtlar­dan adil çıkış, yalnızca bir ener­ji politikası meselesi değil; ba­rışı, uluslararası dayanışmayı ve ülkeler arası adil işbirliğini güçlendirecek bir iklim adaleti meselesidir” diye konuştu.

Dönüşümün maliyeti eşitsizlikleri artırabilir

Türkiye’de kömürlü termik santrallerin, ülkedeki elektri­ğin yüzde 34’ünü karşıladığı­nı hatırlatan İklim Ağı üyesi Greenpeace Türkiye, İklim ve Enerji Kampanyaları Sorum­lusu Emel Türker Alpay, “Dev­let teşvikleri olmaksızın ayakta kalamayan kömürden adil çı­kış için bir yol haritası hazır­lanmazsa bu örneklerin sayı­sı artacak.

Kimseyi arkada bı­rakmayacak bir çıkış için net yol haritasına ihtiyacımız var” derken, Yeşil Düşünce Derneği Proje Koordinatörü Özge Do­ruk ise enerji arzının büyük öl­çüde dışa bağımlı olduğu bir sistemde, her kriz dalgasının doğrudan ekonomik istikrar­sızlık, artan maliyetler ve top­lumsal baskı olarak geri döndü­ğüne işaret ederek, “Bu tablo, fosil yakıtlardan çıkışın artık yalnızca uzun vadeli bir iklim hedefi değil; aynı zamanda bu­günün enerji güvenliği mese­lesi olduğunu gösteriyor.

Özel­likle kriz dönemlerinde, dönü­şümün maliyetinin toplumun belirli kesimlerine yüklenme­si hem ekonomik hem de top­lumsal eşitsizlikleri artırabilir. Bu nedenle Türkiye’nin atacağı adımların yalnızca enerji üreti­mini dönüştürmeye değil; aynı zamanda bu dönüşümü kapsa­yıcı, planlı ve toplumsal olarak dengeli bir şekilde yönetmeye odaklanması kritik önem taşı­yor” ifadelerini kullandı.

Türkiye için yeni dönem ve COP31 fırsatı

Küresel iklim diplomasisinde iddialı bir pozisyon hedefleyen Türkiye, COP31 ev sahipliği ve başkanlığı adaylığı ile tarihi bir eşikte bulunuyor. İklim alanında çalışan 16 sivil toplum kuruluşundan oluşan İklim Ağı’nın vurguladığı üzere, bu adaylık sadece prestij odaklı bir organizasyon adımı değil; ulusal yeşil dönüşümü hızlandıracak, uluslararası sürdürülebilir finansman kaynaklarını ülkeye çececek ve sanayide karbonsuzlaşmayı tetikleyecek stratejik bir kaldıraçtır. Türkiye’nin zirve liderliği, fosil yakıt tüketimini sonlandırmaya yönelik küresel çabalara öncülük etmesiyle anlam kazanacaktır.

Tarımsal ekonomide coğrafi kayma riski

Bilimsel çalışmalar ve güncel iklim projeksiyonları, fosil yakıt kullanımına ilişkin mevcut küresel eğilimlerin sürmesi halinde Türkiye’nin iklim ve üretim yapısında geri döndürülemez köklü dönüşümlerin yaşanacağını ortaya koyuyor. Yapılan modellemelere göre, ülke topraklarının yaklaşık yüzde 55’ini doğrudan etkileyen sıcak-kurak iklim kuşağının etki alanı 2040’larda yüzde 70’e, 2070’lerde ise yüzde 80’e ulaşacak.

Kaynağa Git

İlgili Haberler