Başak Nur GÖKÇAM
Dünya ekonomisi, endüstri devriminden bu yana inşa ettiği karbon-yoğun büyüme modellerinin bedelini her geçen gün daha ağır ekonomik kayıplarla ödüyor. Bugün küresel gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) önemli bir kısmı, iklim krizinin tetiklediği aşırı hava olayları, tedarik zinciri kırılmaları ve azalan üretkenlik nedeniyle doğrudan tehdit altında.
Sürdürülebilirlik paradigması, artık sadece bir çevre koruma gündemi olmaktan çıkıp küresel ticaretin, makroekonomik istikrarın ve uluslararası finansman akışlarının ana belirleyicisi haline gelmiş durumda. Bu bağlamda, fosil yakıtlara dayalı mevcut enerji sistemleri hem ekolojik limitlerin aşılmasına yol açıyor hem de ülkelerin dış ticaret dengelerinde yapısal bozulmalara zemin hazırlıyor.
Küresel ölçekte emisyonların yüzde 75’inden fazlasına ve tüm karbondioksit salımlarının yaklaşık yüzde 90’ına neden olan fosil yakıtlar (petrol, gaz, kömür), makroekonomik istikrarı tehdit eden en büyük jeopolitik risk faktörüne dönüşmüş durumda. Son yıllarda özellikle Ukrayna ve İran ekseninde tırmanan jeopolitik çatışmalar ve bölgesel gerilimler, enerji arz zincirlerindeki kırılganlığı hiç olmadığı kadar görünür kıldı.
Fosil yakıt ithalatına dayalı büyüme stratejileri, küresel kriz anlarında ülkelerin enerji güvenliğini doğrudan tehdit ederken, yüksek enflasyon ve cari açık baskısını da beraberinde getiriyor. Bu durum, iklim değişikliğiyle mücadelenin yanı sıra ekonomik egemenliğin korunması adına da enerji altyapılarında radikal bir dönüşümü, yani fosil yakıtlardan ‘adil ve planlı bir çıkışı’ zorunlu kılıyor.
Çevresel tahribattan fazlası yaşanıyor
Sürdürülebilir ekonomi perspektifinden bakıldığında, fosil yakıtlarda diretmenin faturası sadece çevresel tahribatla sınırlı kalmıyor, makroekonomik dengeleri de doğrudan sarsıyor.
Konuyla ilgili açıklamada bulunan İklim Ağı üyesi WWF-Türkiye’den Ayşe Mine Doğan, Türkiye’nin fosil yakıt tüketimindeki yüksek dışa bağımlılığının enerji güvenliği kadar ekonomik ve çevresel kırılganlıkları da derinleştirdiğini ifade ederek, “Enerji üretiminde kullandığı fosil yakıtların yüzde 78’ini ithal eden Türkiye’nin fosil yakıt ısrarı; enerjide dışa bağımlılık, yüksek faturalar, giderek kötüleşen hava, su ve toprak kirliliği ile artan sağlık sorunları olarak geri dönüyor.
Üstelik son dönemde Ukrayna ve İran ekseninde yaşanan çatışmaların gösterdiği gibi, fosil yakıtlara dayalı enerji sistemi Türkiye’yi küresel krizler karşısında çok daha kırılgan hale getiriyor. Türkiye elektriğinin neredeyse yüzde 60’ını fosil yakıtlardan karşılamaya devam ettikçe, küresel emtia şoklarına karşı korumasız kalacaktır” dedi.
İklim Ağı üyesi Mekanda Adalet Derneği İklim Adaleti Program Koordinatörü Yağız Eren Abanus de fosil yakıt bağımlılığının yalnızca enerji sistemlerini değil, aynı zamanda küresel eşitsizlikleri ve çatışma dinamiklerini de derinleştirdiğini vurgulayarak, “Savaşların bedelini en ağır biçimde siviller, yerinden edilen topluluklar ve kırılgan ülkeler ödüyor; aynı şekilde iklim krizinin yükünü de tarihsel olarak en az sorumlu olan toplumlar taşıyor. Bu nedenle fosil yakıtlardan adil çıkış, yalnızca bir enerji politikası meselesi değil; barışı, uluslararası dayanışmayı ve ülkeler arası adil işbirliğini güçlendirecek bir iklim adaleti meselesidir” diye konuştu.
Dönüşümün maliyeti eşitsizlikleri artırabilir
Türkiye’de kömürlü termik santrallerin, ülkedeki elektriğin yüzde 34’ünü karşıladığını hatırlatan İklim Ağı üyesi Greenpeace Türkiye, İklim ve Enerji Kampanyaları Sorumlusu Emel Türker Alpay, “Devlet teşvikleri olmaksızın ayakta kalamayan kömürden adil çıkış için bir yol haritası hazırlanmazsa bu örneklerin sayısı artacak.
Kimseyi arkada bırakmayacak bir çıkış için net yol haritasına ihtiyacımız var” derken, Yeşil Düşünce Derneği Proje Koordinatörü Özge Doruk ise enerji arzının büyük ölçüde dışa bağımlı olduğu bir sistemde, her kriz dalgasının doğrudan ekonomik istikrarsızlık, artan maliyetler ve toplumsal baskı olarak geri döndüğüne işaret ederek, “Bu tablo, fosil yakıtlardan çıkışın artık yalnızca uzun vadeli bir iklim hedefi değil; aynı zamanda bugünün enerji güvenliği meselesi olduğunu gösteriyor.
Özellikle kriz dönemlerinde, dönüşümün maliyetinin toplumun belirli kesimlerine yüklenmesi hem ekonomik hem de toplumsal eşitsizlikleri artırabilir. Bu nedenle Türkiye’nin atacağı adımların yalnızca enerji üretimini dönüştürmeye değil; aynı zamanda bu dönüşümü kapsayıcı, planlı ve toplumsal olarak dengeli bir şekilde yönetmeye odaklanması kritik önem taşıyor” ifadelerini kullandı.
Türkiye için yeni dönem ve COP31 fırsatı
Küresel iklim diplomasisinde iddialı bir pozisyon hedefleyen Türkiye, COP31 ev sahipliği ve başkanlığı adaylığı ile tarihi bir eşikte bulunuyor. İklim alanında çalışan 16 sivil toplum kuruluşundan oluşan İklim Ağı’nın vurguladığı üzere, bu adaylık sadece prestij odaklı bir organizasyon adımı değil; ulusal yeşil dönüşümü hızlandıracak, uluslararası sürdürülebilir finansman kaynaklarını ülkeye çececek ve sanayide karbonsuzlaşmayı tetikleyecek stratejik bir kaldıraçtır. Türkiye’nin zirve liderliği, fosil yakıt tüketimini sonlandırmaya yönelik küresel çabalara öncülük etmesiyle anlam kazanacaktır.
Tarımsal ekonomide coğrafi kayma riski
Bilimsel çalışmalar ve güncel iklim projeksiyonları, fosil yakıt kullanımına ilişkin mevcut küresel eğilimlerin sürmesi halinde Türkiye’nin iklim ve üretim yapısında geri döndürülemez köklü dönüşümlerin yaşanacağını ortaya koyuyor. Yapılan modellemelere göre, ülke topraklarının yaklaşık yüzde 55’ini doğrudan etkileyen sıcak-kurak iklim kuşağının etki alanı 2040’larda yüzde 70’e, 2070’lerde ise yüzde 80’e ulaşacak.