Ana içeriğe geç

Aynı gün… Üç dava üç duruşma… Yargının görünmeyen yüzü

İmamoğlu'nun aynı gün içinde üç ayrı dosyadan üç farklı duruşmaya çıkarılması, yalnızca siyasetin değil hukukun da konusu olmalıydı... Evrensel hukukta adalet, yalnızca verilen kararla değil, o karara götüren usulle ölçülür.

Aynı gün… Üç dava üç duruşma… Yargının görünmeyen yüzü
Odatv
16

Evrensel hukuk açısından tartışma, bir kişinin hakkında dava açılması olamaz. Hukukun üstünlüğü, kamu gücünün hesap verebilir olması için yargılamayı zorunlu görür.

Tartışılması gereken, yargılamanın hangi usulle yürütüldüğü konusudur…

Bir sanığın aynı gün içinde üç ayrı dosyadan üç farklı duruşmaya çıkarılması, sadece takvim meselesi değildir. Böyle bir uygulama, savunma hakkının etkin biçimde kullanılmasını güçleştirebilir.

Çünkü her dosyanın delilleri, tanıkları, hukuki tartışmaları ve savunma stratejisi birbirinden farklıdır…

ADALET GÖRÜNÜR OLMALI

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesi, herkesin "savunmasını hazırlamak için yeterli zaman ve kolaylıklara sahip olmasını" güvence altına alır.

Bu ilke, salt duruşmaya katılmayı değil, her dosyaya ayrı ayrı hazırlanabilmeyi içerir.

Savunma hakkı, fiziksel olarak mahkeme salonunda bulunmaktan ibaret değildir.

İngiliz filozof Jeremy Bentham'ın meşhur sözü burada önem kazanıyor:

Modern hukukta mahkemelerin tarafsız olması kadar tarafsız görünmesi temel ilkedir.

Yargılamanın temposu, sıklığı veya zamanlaması toplumda "olağanüstü muamele" algısı yaratıyorsa, bu durum yargıya duyulan güveni etkileyebilir…

TOPLUMUN GÜVENİNİ SARSMAMAK

Amerikalı hukuk profesörü Lon L. Fuller ise hukukun sekiz temel ilkesinden söz ederken, hukukun öngörülebilir ve tutarlı uygulanmasının adaletin ayrılmaz parçası olduğunu vurguladı. Hukuki süreçlerin olağan usullerden belirgin biçimde ayrılması, yalnızca sanığın değil, toplumun da hukuka güvenini zedelerdi…

İngiliz hukuk bilgini Tom Bingham ise hukuk devletinin yalnızca kanunların varlığıyla değil, bu kanunların herkese eşit ve adil biçimde uygulanmasıyla mümkün olduğu üzerinde durdu. Ona göre yargının meşruiyeti, kararlarından önce yönteminden doğardı…

USUL ZAYIFLADIĞINDA…

Tartışılması gereken soru siyasi değil, hukukidir:

Aynı gün içinde üç ayrı davanın görülmesi, savunma hakkının tam anlamıyla kullanılmasına imkan veren olağan bir yargılama usulü müdür?

Yoksa yargılamanın yalnızca kendisini değil, toplumun adalete duyduğu güveni de tartışmalı hale getiren istisnai bir uygulama mıdır?

Evrensel hukuk açısından bu cevaplar, sanığın kim olduğundan bağımsızdır. Hukuk devleti, kişilere göre değil, ilkelere göre işler. Bugün bir siyasetçi için esnetilen ya da zorlanan usul, yarın herhangi bir vatandaş için de emsal oluşturabilir. O halde yargılananın kim olduğuna bakılmaksızın şunu gözününde bulundurmak şarttır.

Hukuk tarihinin en temel derslerinden biri şudur: Usul kuralları, sanıkları korumak için değil, devletin sınırsız güç kullanmasını önlemek için vardır…

Bu nedenle gerçek hukuk devleti, yalnızca doğru karar veren devlet değildir; doğru usulle karar veren devlettir.

Adaleti yalnızca hükmün sonucu belirlemez. O sonuca hangi yöntemle ulaşıldığı da en az hükmün kendisi kadar önemlidir. Mahkemeler güvenlerini verdikleri kararlardan önce, o kararları üretme biçiminden alırlar. Usul zayıfladığında yalnızca bir davanın değil, hukukun ortak zemini de zayıflar. İşte bu nedenle korunması gereken yalnızca bireyler değil, yargılamanın meşruiyetidir.

Ne yazık ki bu hukuki hal ülkemizde yeterince tartışılmıyor.

Odatv.com

Kaynağa Git

İlgili Haberler