Ana içeriğe geç

Hürmüz’den NATO’ya: Türkiye’nin çok cepheli jeopolitik denklemi

Hürmüz’den NATO’ya: Türkiye’nin çok cepheli jeopolitik denklemi
Ekonomim.com
16

Ortadoğu’da yaklaşık üç buçuk ay süren İran-ABD-İsrail savaşını sona erdiren mutabakat muhtırası bölgesel güç dengelerinde köklü değişimlerin de habercisi;

ABD ile İran’ın uzlaşması sonrasında ortaya çıkan yeni tabloda dikkat çeken nokta, savaşın görünürdeki galiplerinin dahi ciddi maliyetlerle karşı karşıya kalmış olması.

Yaklaşık 15 hafta süren çatışmalarda İran tarafında 3 bin 500, İsrail’de 26, Lübnan’da 3 bin 700 kişi ve 13 Amerikan askeri hayatını kaybetti.

Savaşın Washington’a ekonomik maliyetinin ise 132 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor. Ancak ABD’de İran’a savaş açan Trump yönetiminin asıl kaybı çok daha büyük. Kritik mühimmat stoklarının azalması, enerji fiyatlarının yükselmesi ve Çin’in küresel rekabette göreceli olarak avantaj kazanması, Washington’un uzun vadeli stratejik pozisyonunu tartışmalı hale getirdi.

Birçok Batılı analizde dikkat çekilen ortak nokta şu: ABD askeri olarak savaş alanında üstünlük kursa bile siyasi ve ekonomik anlamda beklediği kazanımları elde edemedi.

İsrail açısından tablo daha da karmaşık. Başbakan Netanyahu kısa vadede güvenlik söylemini güçlendirse de savaşın sonunda İran’ın tamamen devre dışı bırakılması hedefi gerçekleşmedi. Tam tersine, Tahran yeniden uluslararası müzakere masasına döndü ve yaptırımların gevşetilmesine yönelik süreç başlatıldı.

Lübnan ateşkesi ve Trump’ın Netanyahu sınavı

ABD ve Katar’ın arabuluculuğuyla İsrail ile Hizbullah arasında ilan edilen ateşkes, savaş sonrası dönemin en kritik gelişmelerinden biri olarak görülüyor.

Anlaşmanın dikkat çeken yönü, yalnızca İran ile ABD arasındaki çatışmanın sona ermesini değil, “tüm cephelerde askeri operasyonların durdurulmasını” öngörmesi. Bu ifade doğrudan Lübnan cephesini de kapsıyor. Ancak burada kritik soru şu:

İsrail Gazze ve Lübnan’daki operasyonlarını sürdürmek isterse ne olacak?

Bu durumda İran’ın önünde iki seçenek bulunuyor. Ya müzakerelerden çekilecek ya da anlaşmayı bozduğunu düşündüğü İsrail’e karşı yeniden askeri baskı kuracak.

Birçok gözlemci, İran’ın mevcut ekonomik kazanımları riske atmamak için müzakere masasını terk etmeyeceğini düşünüyor. Nitekim İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in ABD ile imzalanan mutabakat zaptı konusunda “içine sinmeyen unsurlar olsa da, barışa bir şans vermeyi tercih ettiği” mesajını vermesi, Tahran’ın müzakere masasına -şimdilik- bağlılığının teyidi gibi. Buna karşılık İsrail’in Lübnan veya İran hedeflerine yönelik yeni operasyonlara yönelmesi halinde Tahran’ın doğrudan veya dolaylı yanıt verme ihtimali masada kalmaya devam ediyor.

İsrail’in yeniden saldırdığı senaryoda gözlerin yeniden Donald Trump’a çevrileceği de açık; İsrail’in İran’a yönelik geniş çaplı operasyonlarının önemli bölümü Amerikan lojistik desteğine dayanıyor. Yakıt ikmal uçakları, istihbarat ağları ve uydu sistemleri olmadan İsrail’in uzun süreli operasyon yürütmesi oldukça zor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemin en kritik sorusu şu olacak: Trump, imzaladığı anlaşmanın arkasında durabilecek mi?

İran’a açılan ekonomik kapı

Savaş sonrası dönemin en dikkat çekici gelişmelerinden biri de İran’ın dondurulmuş mal varlıklarının kademeli olarak serbest bırakılması için yürütülen çalışmalar.

İlk aşamada Katar’da bulunan 6 milyar dolarlık İran fonunun insani amaçlarla kullanılmasına izin verilmesi planlanıyor. Daha sonra bu mekanizmanın başka ülkelerdeki İran varlıkları için de model oluşturması hedefleniyor.

Tahran’ın talep ettiği ilk büyük paketin yaklaşık 24 milyar dolar olduğu belirtiliyor.

Ayrıca Washington’un İran petrol satışlarına yönelik bazı yaptırım muafiyetlerini değerlendirmeye başlaması da dikkat çekici; Bu durum savaşın hemen ardından enerji piyasalarının normalleşmesini hızlandıran temel gelişmelerden biri olarak görülüyor.

Savaşın son günlerinde yaşanan gelişmeler enerji krizinin boyutunu da ortaya koydu. Hürmüz Boğazı’ndaki risk küresel petrol akışını tehdit ederken, ABD’nin İran petrolünün yeniden piyasaya dönmesine yönelik istekliliği enerji güvenliği kaygılarının ne kadar büyüdüğünü gösterdi.

G-7 fotoğrafı ve Türkiye’nin eksik kalan yeri

Fransa’daki G-7 zirvesi, savaş sonrası dönemde oluşan yeni ekonomik bloklaşmanın da işaretlerini verdi.

Zirvede temel hedeflerden biri Çin’e alternatif üretim merkezleri oluşturmak ve yeni yatırım ağları kurmak olarak öne çıktı. Körfez ülkeleri, Hindistan ve Mısır gibi ülkelerin bu süreçte önemli roller üstlenmesi dikkat çekti.

Türkiye’nin bu fotoğrafın dışında kalması ise Ankara açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir gelişme. Çünkü küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği bir dönemde yatırım, üretim ve lojistik ağlarının dışında kalmak uzun vadeli ekonomik maliyetler yaratabilir.

Öte yandan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de Çin ile ilişkileri koruma amacıyla Batı’nın tüm girişimlerine tam destek vermemesinin de yeni dönemin çok kutuplu karakterinin bir göstergesi gibi.

Türkiye için asıl tehdit İran değil, Ukrayna savaşı

Türkiye açısından son aylarda yaşanan İran krizi önemliydi. Tahran ile Washington arasındaki mutabakat Ankara’yı büyük ölçüde rahatlattı. Ancak verilere bakıldığında, İran savaşının ekonomik etkileri bakımından Ukrayna-Rusya savaşının yarattığı tahribatla kıyaslanabilecek seviyede olmadığı da ortada.

Ukrayna savaşıyla birlikte 2022 yılında enerji fiyatlarının patlamasıyla Türkiye’nin enerji ithalat faturası 96-97 milyar dolar seviyelerine kadar yükseldi. Aynı dönemde buğday ve ayçiçeği gibi temel ürünlerde yaşanan arz krizi, gıda enflasyonunu tarihi seviyelere taşıdı.

İran savaşı ise daha çok petrol fiyatları üzerinden etkili oldu. Hürmüz Boğazı’nın kapanma riski nedeniyle akaryakıt fiyatları yükseldi, taşımacılık maliyetleri arttı ve enflasyon üzerinde baskı oluştu. Ancak çatışmanın kısa sürmesi ve boğazın yeniden açılması nedeniyle bu etkinin önemli bölümü geçici kaldı.

Bu nedenle Ankara açısından stratejik öncelik hâlâ Ukrayna-Rusya savaşının sona ermesi olarak görülüyor.

Hakan Fidan’ın Moskova ziyaretinin anlamı

Tam da bu nedenle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Moskova ziyaretinin zamanlaması manidar.

G-7 liderleri Trump’ı Rusya üzerinde daha fazla baskı kurmaya çağırırken Ankara farklı bir yol izleyeceğini ortaya koydu. Türkiye bir yandan NATO üyesi kimliğini korurken, diğer yandan Moskova ile doğrudan iletişim kanallarını açık tutacağının sinyalini verdi Fidan’ın Moskova ziyareti ile.

Bu yaklaşımın Ankara’ya önemli avantajlar sağlayacağı da açık.

Türkiye, Rusya ile Batı arasındaki doğrudan temasların azaldığı bir dönemde arabulucu ve mesaj taşıyıcı rolünü güçlendiriyor. Bu da yaklaşan NATO zirvesi öncesinde Ankara’nın diplomatik değerini artırıyor.

Yeni düzende Türkiye’nin fırsatı

Ortadoğu’da savaş sona ermiş gibi görünse de, ortaya çıkan yeni jeopolitik tablonun kalıcı olacağını söylemek mümkün değil. İran ile ABD arasındaki müzakerelerin başarıya ulaşıp ulaşmayacağı, Netanyahu’nun siyasi geleceği, Trump’ın anlaşmaya bağlı kalıp kalmayacağı ve Ukrayna savaşının nasıl sonuçlanacağı önümüzdeki dönemin belirleyici başlıkları olacak.

Türkiye’nin bu süreçte kendisini giderek daha fazla “köprü ülke” rolünde konumlandırması doğru hamle. Ancak yeni dönemde yalnızca diplomatik denge politikası yeterli olmayabilir. Küresel üretim ağlarının yeniden şekillendiği, enerji koridorlarının değiştiği ve yeni ekonomik blokların ortaya çıktığı bir ortamda Ankara’nın yatırım, teknoloji ve ticaret eksenlerinde de güçlü hamleler yapması gerek.

Savaş sonrası kurulan yeni düzende asıl mücadele artık cephelerde değil, enerji hatlarında, ticaret koridorlarında ve diplomasi masalarında yaşanacak gibi görünüyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki temel soru da tam olarak şu; Yeni düzenin seyircisi mi olacak, yoksa kurucu aktörlerinden biri mi?

Türkiye şimdiden “seçim atmosferine” girmiş gibi

Türkiye’de seçimlerin resmi tarihi 2028 olsa da, ülke şimdiden seçim atmosferine girmiş gibi. Ankara’nın NATO zirvesine ev sahipliği yapması, Cumhurbaşkanı Erdoğan açısından hem Türkiye’nin diplomasideki yerini hem de kendi liderliğini vurgulamak bakımından önemli. Zirveyi seçim hesaplarından ayırmak mümkün değil. AK Parti içinde Erdoğan sonrasında liderliğin kime geçeceği tartışılıyor. Bilal Erdoğan ve Berat Albayrak’ın isimleri telaffuz edilirken, bir dönem öne çıkan Hakan Fidan’ın adının giderek silinmesi dikkat çekiyor. CHP’de “mutlak butlan” çerçevesinde atanan yönetimin kurultayı geciktirmesi kaygı yaratıyor. Özgür Özel ve çevresi, partinin olası erken seçime girememesinden endişeli.

D-8 toplantısında Deva, Gelecek, Yeniden Refah ve Saadet Partisi liderlerinin Abdullah Gül ile verdiği fotoğraf, yeni bir muhafazakâr ittifakın habercisi olabilir. Kasım’daki ABD seçimleri ve Trump’ın “topal ördek” durumuna düşme ihtimali de Türkiye’deki hesapları etkileyebilir. Hem dünya hem Türkiye siyaseti çok karışık.

Kaynağa Git

İlgili Haberler