İlk kitaplarımı kırtasiyelerden aldım.
Baruthane Caddesi’nin üstünde iki kırtasiye var o zamanlar. Biri caddenin ortasında sağ köşede. Biri caddenin üst başında, solda. İkisi de bildiğimiz, eski usul kırtasiye: Kalemler, defterler, boyalar, cetveller… Ama ikisinde de birer kitap rafı var. Çok ya da az resimli kitaplar, bazı klasiklerin çocuklara göre kısaltılmış, sadeleştirilmiş versiyonları…
Ne zaman bu dükkânlara girsem o rafların önünde illa biraz duruyorum. Boyum yetişmiyor mu, elime almaya utanıyor muyum bilmiyorum ama her kırtasiyeye girdiğimde kitap sırtı okuma ritüelimi gerçekleştiriyorum. Kitaplar çok değişmiyor, çoğu zaman aynı sırtları tekrar tekrar okuyorum; ama bazen aralarına birkaç yeni kitap katılıyor, neden bilmiyorum seviniyorum.
Harçlığım elverdiğince bir-iki tane alıyorum bazen, seçmesi çok zor. Her seferinde aldığımı birkaç kez okuyorum, her okuduğumda da tuhaf bir şey oluyor, sayfaların arasından başka bir manzara çarpıyor gözüme, önceden şöyle gelip geçmiş gibi görünen bir karakter daha fazla ete kemiğe bürünüyor.
Çocukluk hiç geçmeyecek, o kırtasiyeler hiç kapanmayacak, kitaplar hep böyle satılacak sanıyorum.