Kardeşimle beraber Norveç'i gezdim. Oslo'ya Faroe Adaları üzerinden uçakla vardım. Burada kardeşimle buluşup otostop ve kamp yaparak kuzeye doğru çıkmaya çalıştık. Ayağımı arı sokunca enfeksiyon riskinden ötürü birkaç gün duraklamak zorunda kaldık. Değneklerle gezmeye devam ettim. Fiyortların tepesine çıkıp manzaranın tadını çıkardık. Bu yazımda Norveç serüveniminin Preikestolen kısmını aktarıyorum.
İKİ KARDEŞİN NORVEÇ SERÜVENİ

Faroe Adaları'nın tek uluslararası havalimanı olan Vagar Havalimanı üzerinden uçakla Oslo'ya gittim. Oslo şehir merkezindeki bir müzenin girişinde kardeşimle buluşacaktık. Ancak o uçaktan indikten sonra pasaport polisine takıldı. Pasaportu üzerinde Schengen bölgesi dahil olmak üzere birçok ülkenin pasaport damgası bulunuyor olmasına rağmen Norveçli memur kardeşime ülkeye girişte zorluk çıkardı. 1 saati aşkın bir beklemeden sonra ülkeye girişine izin verildi. Kardeşim, Oslo'daki havalimanından trene binip merkeze vardı. Bir müzeye yakın noktada buluştuk.

Norveç'teki İlk durağımız Norveç Ulusal Müzesi oldu. Burada Edvard Munch'ın Çığlık tablosunu ve Peter Nicolai Arbo'nun ünlü Vahşi Avı tablosunu gördük.

Şehri biraz turladık, yazın burada olduğumuz için güneş geç batıyordu; gece 22:00'da güneş hala batmamıştı. Şehir capcanlıydı çünkü bir festival dönemine denk gelmiştik.

Ağır mı ağır sırt çantalarımızla Oslo'yu gezdikten sonra şehrin dışında rastgele bir parkta uyuduk. -Norveç'te kamp yapmak serbest ancak bazı kuralları var. Evlere en az 250 metre olmak koşuluyla özel mülk haricindeki çoğu yere kamp yapılabiliyor. Ancak 2 gün tek bir noktada kamp yapabiliyorsunuz.- Uyanıp çadırları topladıktan sonra otostopa devam ettik. Otobana takıldığımız için çok yavaşlamıştık, yağmur da başlamıştı. Otobandaki bir dinlenme köşesinde bir araç bulduk ve farklı bir kente gittik.

Gittiğimiz yerin ismi Asker'di. Kardeşimle Asker'e gitmiştik yani! Üstelik burada yürürken parkta oynayan çocuklardan Türkçe cümleler duymuştuk. Bu kasabayı gezdikten sonra yola devam ettik.

Kristiansund adlı şehre varmıştık. Burada 24 bin 500 kişi yaşıyor. Bu nedenle etrafta pek insan yoktu. Şehri gezdikten sonra Stavanger'e gitmeye çalıştık. Yağmur hala devam ediyordu.

Sıradaki durağımız Sverd i Fjell denilen 3 Viking kılıcının bulunduğu bir anıttı. Norveç'e 6 sene önce geldiğimde bu şehre gelmiş olmama rağmen anıtı göremediğim için bu defa görülecek listeme almıştım. Sverd i Fjell, Norveç'i tek bir taç altında toplayan Kral Harald'ın 872 yılında burada gerçekleşen Hafrsfjord Savaşı'nı anmak adına yapılmış, en büyük kılıç Harald'a ait, diğer küçük kılıçlar ise yenilen kralları temsil ediyor.

Şehre akşam üzeri vardığımız için kamp yapıp uyayacağımız bir yer aradık, yağmur devam ediyordu. Şehrin içerisinde, özel mülklerden uzak bir noktada çadırları serip dinlendik.

Sabah olduktan sonra kahvaltıda kamp tüpümüzle yumurta ve patates haşlayıp bölgeye özel bir lavaş ile yedik. Çok heyecanlıydık çünkü sonunda fiyortlara çıkabileceğimiz noktaya yaklaşmıştık. Gitmek istediğimiz yerin ismi Preikestolen'di.

Stavanger'den Preikestolen'a giden bir araç bulduk. Tabii gitmek istediğimi yer yaklaşık 600 metre yüksekliğe sahip, araçlar geçmiyor. Uzunca bir yürüyüş ve tırmanış gerekiyordu. 2, 2,5 saate tepeye varılıyor ancak biz zirvede kamp yapmak istiyorduk, yani ortalama 3 saati geçecek bir tırmanış yapmamız gerekiyordu. Otoparkın bulunduğu bölgedeki bir işletmeye rica edip çantalardaki ağırlıklıkları dükkana bıraktık ve yokuş yukarı çıkmaya başladık. Çantamız yine ağırdı tabii; çadırlar, uyku tulumları, yiyecek içecek şeyleri taşıyorduk.
Patika yol üstünde küçük bir kabine rastladık. Kötü hava koşullarında gezginlerin kullanabilmeleri için sığınak yapmışlardı. 6 sene önce buraya çıkarken böyle birşeye rastlamamıştım, sonradan yapılmıştı.
Yürüyüşe başlamadan önce hava durumuna bakmıştım. Gök gürültülü sağanak yağış olmadığı için planı bozmamıştım. Bir kampçının en büyük korkulu rüyalarından biri yıldırım çarpmasıdır çünkü. Norveç'te yıldırım çarpması nadir de olsa görülüyor, yani her ihtimale karşı tedbirli olmak gerek.

Geceye doğru Preikestolen'a vardık ve nihayet o harika manzaranın tadını çıkardık. Ancak bulutların yoğunluğundan ötürü hava karardığı için keyfimiz kısa sürdü. Yağmur başlamadan önce kamp yapacak bir yer aradık. Rüzgarın yönünü hesap etmekte hata etmiş olmalıyım ki bizi sabaha doğru uyandıran kuvvetli rüzgarlardı. Çadırlarımız sallanıp duruyordu. Kamp iplerini çadıra bağlayıp kocaman taşları rüzgarın yönüne göre sağlamlaştırdım. Eğer bunu yapmamış olsaydım çadırlarda olmadığımız zaman çadırlar uçuyor olurdu!

Seher yeli dinmiş olsa da sis ve bulutların varlığı manzarayı görmemizi engellemeye devam ediyordu. Saatlerce bekledik ama hiçbir şey göremedik.

İkinci Preikestolen serüvenim hiç tatmin edici geçmemişti. Saatlerce yokuş yukarı çıkıp ve tırmanışlar yapıp onca yorgunluğun ardından sadece bulutlu bir günbatımı manzarasını görmüştük. Buraya ilk geldiğim zaman hava güneşliydi, hatta 1 ay boyunca gezmiş olduğum zaman sadece 2 defa yağmura rastlamıştım. İkinci kez geldiğimde Norveç'in güneyinde yaptığımız gezide sürekli yağmur ve bulutlu havaya maruz kalmıştık. Vaktimiz dar olduğu için bekleyemeden çadırları toplayıp dönmek zorunda kaldık.
Gitmek istediğim çok yer, görmek istediğimiz nice güzel fiyort vardı. Dönüş yolunda sağanağa tutulduk. Su geçirmez pantolon ve yeleğimi yanıma almış olmama rağmen giymedim ve sırılsıklam oldum, kardeşim de çok ıslanmıştı. Su geçirmez ayakkabılarımız da ıpıslaktı.

Ayağımı arı sokmadan ve değneklerle gezmeden önceki son serüvene, Kjerag'a yola koyulduk. Dünyanın en ünlü kayalarından biri olan, ürkütücü manzaraya sahip, nefesleri kesen Kjeragbolten'a terliklerle çıktık. Bu hatıramı da yazıya döktüm, aşağıdaki bağlantıyla okuyabilirsiniz.