İspanya, Dünya Kupası’na son Avrupa şampiyonu olarak gelirken otoritelerin favorilerindendi. Opta’nın gösterdiği %16 oranı, tüm takımlar arasında en yükseğiydi. Fakat İspanya halkı aynı coşkuya sahip değildi.
4 Haziran günü Riazor Stadı’nda Irak ile oynanan hazırlık maçı öncesinde birkaç taraftar ile röportajlar gerçekleştirmiştim. Otoritelerle aynı düşünmüyorlardı. Kimisi “çeyrek final yeterli” derken, bir başkası “favoriler asla kazanamaz” mottosuna sığınıyordu. Aralarından Dani’nin ise tek beklentisi vardı: “Nereye kadar gideceğimiz önemli değil, iyi oynayalım yeter!”
İspanya uzun zamandır iyi oyuna vurgun. O nedenle grubun ilk maçında Yeşil Burun Adaları ile 0-0 berabere kalınca kıyametler kopmadı. Zira takım ne olursa olsun oyun kimliğini sahaya koymuştu. Evet; bazı sıkıntılar mevcuttu. Hücumda Oyarzabal etkisiz kalmıştı, Pedri yorgundu, Lamine Yamal ve Nico Williams henüz sakattı ama koyun tarzı sahadaydı. Bu da yeterliydi.
Aradan bir ay geçti. İspanya, artık finalde. Yarı finalde, turnuvanın en güçlü ekiplerinden Fransa’yı adeta aciz göstererek yendiler. Kupayı kazanırlar mı bilmiyoruz ama onlar çoktan kazandıklarını düşünüyorlar. Çünkü; iyi oynadılar, kimliklerine sahip çıktılar, doğru bildiklerinden taviz vermediler.
Top ve takım
Fransa maçının son dakikalarında kameralar tribünlerdeki dört efsaneyi; Carles Puyol, Xavi, Sergio Ramos ve Iker Casillas’ı gösterdiğinde maçı yayınlayan RTVE’nin spikeri Juan Carlos Rivero sahadakileri de dahil ederek şöyle dedi: “Farklı jenerasyon, farklı zaman ama aynı kimlik.”
İspanya 25 yıldır aynı topu oynuyor. Oysa 2012 sonrası yaşanan hezimetlerin ardından stilini değiştirebilirdi. Dünya onları durdurmayı öğrenmişti, öyleyse başka alternatifler denenebilirdi. Zaten birçok ülke yenilgilerinden sonra öyle yapmıyor muydu? Almanya değişti, İtalya değişti, Brezilya değişti. Ama değişim onlara kaybettirdi!
İspanya değişmiyor. İnat ediyor. Taraftarı, basını, federasyonu, altyapıları bu stilde ısrar ediyor. Ve sonunda 16 senenin ardından yeniden finali görüyor.
Ülkenin ünlü yorumcularından Miguel Quintana, Fransa maçının ardından; “Topun en iyi müttefikimiz olduğunu ve takımın en iyi futbolcumuz olduğunu gösterdik.” diyordu.
İspanya halkına skordan daha çok keyif veren de buydu. Futbolun fiziksel değişimine karşı bir duruş. O yüzden AS yazarı Jose Gonzalez, yazısında “Futbolun laktat testleri, GPS ölçümleri ve sonsuz verilerle açıklandığı bir çağda, gerçek gelişim halen topun kendisinden geliyor” ifadelerini kullandı.
Fakat sadece topla ifade edilir mi İspanya’nın stili? Futbol iki yönlüdür. Hücum kadar savunma da önemli ve De la Fuente’nin öğrencileri bir denge takımı olduğunu kanıtladı.
Eski kaleci Santiago Canizares bu noktaya vurgu yapıyor: “Kendi güçlü yönlerimizden faydalandık ve onlarınkini en aza indirmeye çalıştık. Etkileyici bir savunma performansı sergiliyoruz ve çok az zarar gördük.”
Marca gazetesi yazarı Ruben Jimenez, 2010’da bile böyle oynamadıkları iddia ederken eski stoper Abelardo Fernandez de savunmanın gücüne şapka çıkarıyor: “Fransa karşısında tehlike yaşamadan kazandık. Bu en takdir edilesi kısım”.
Abelardo haklı. Zira maç boyu Unai Simon’a gelen şut sayısı sadece 3! Onların da tamamı 80. dakikadan sonra…
Kimi topla kurulan ilişkiye, kimi savunma performansına, kimi takımın oyuncuların önünde olmasına şapka çıkarıyor… Fakat sonuç olarak herkesin buluştuğu yer belli: Kimlik.
Quintana, devam ediyor: “İspanya'nın bugünkü zaferi, biçim ve öz bakımından, kimliğinin yeniden teyidi. Bunu zenginleştirmek, inceltmek ya da evrimleştirmek gerekecek ama 21. yüzyıldaki İspanya, futbolda ne olmak istediğini tanımladı.”
Finale doğru
İspanya birçok noktada dünyayı ikna etti. Fakat kendi medyası ve taraftarlar halen temkinli. Sokaklar henüz şenlikli değil. Televizyonun en laubali programları bile ciddiyetini koruyor. Rakipleri Arjantin’i kızdırmak veya motive etmek istemiyorlar. Fransa maçından önce Fransa Milli Takımı hakkında “İyiler ama Fransız değiller” diyen eski başbakan Mariano Rajoy’a tepkiler sürüyor mesela. Başbakan Pedro Sanchez veya Lamine Yamal ile Borja Iglesias’ın tepkileri fikriyat açısındandı. Fakat bazıları da eski başbakanı patavatsızla suçlayıp, rakipleri kızdırmanın anlamı yok noktasındalar. O nedenle, Real Madrid medyasının ‘amigo yazarlarından’ Tomas Roncero gibileri dışında kimseden Arjantin’e küçümseme mesajları yollanmıyor. Hatta rakibe hakkını veriyorlar. Dünya, son şampiyonu ‘sertlikle’ suçlasa da İspanyol gazeteci Miguel Serrano bahaneye sığınmıyor ve “Arjantin maçı kirletecek ama özünde iyi futbol oynayan bir takım” diyor. Antonio Sanz da “Arjantin, futboluyla finalde” diye ekliyor.
En kışkırtıcı ama makul tartışmalardan biri radyo kanalı Ondacero’da dönüyor. Eski kaleci Esteban Suarez, “Messi’yi İspanya ilk 11’ine yazmam” diyor. Fakat hemen ardından ekliyor: “Biz bir figürün arkasında oynayabilecek bir takım değiliz” Program partneri Cayetano Ros, ona “Yamal olmadan burada olamazdık” şeklinde karşılık verse de Suarez ısrarcı: “Nico için de aynısını diyorlardı ama buradayız. Laporte veya Cubarsi bizim için daha önemli.”
Suarez haklı olabilir mi? İspanya gerçekten de bir yıldızın takımı olmadı. Bütün oyuncularına güveniyor ama en çok ‘takım’ına güveniyor.
Geleceğe miras
İspanya, finali kazansa dahi turnuvanın en değerli oyuncusunu çıkarabilir mi? Adaylar var ama herhangi bir oyuncu öne çıkmıyor. Bireysel ödüller çok da önemli değil. La Seleccion hem bize hem ülkesine turnuvaların ortak bir kimlikle ve gelenekle kazanıldığını gösterdi.
Muhakkak üst üste iki benzer maç oynamak kolay değil. Canizares, “Salı akşamındaki seviyeye ulaşmak çok zor, çünkü bu mükemmellik demek” diyerek uyarıyor.
Mükemmele en yakın takım İspanya. Fakat onlar pazar günü için temkinli. Esas olarak ise geleceğe umutla bakıyorlar. Uzun yıllara etki etmiş ve etki etmeye devam edecek bir kimliği yarattılar. Bundan geri adım atılmadığını görmek ülkeyi memnun ediyor.
İspanya 2000’lerin ilk 15 yılında dünyaya bir futbol anlayışı empoze etmişti. Şimdi ise eve erken dönen rakiplerine adeta şunu diyor:
“Biz kimliğimizle devam ediyoruz, siz de kimliğinize sahip çıkın!”