Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanmasıyla derinleşen enerji krizi, fosil yakıt ithalatına bağımlı sistemlerin kırılganlığını bir kez daha ortaya koydu. Prof. Dr. Etem Karakaya’ya göre bu kriz, enerji güvenliği tartışmasını yalnızca yeni petrol ve gaz tedarikçileri arayışının ötesine taşıyor. Karakaya’ya göre yeni dönemde asıl mesele, “daha fazla tedarikçi” bulmak değil; fosil yakıt ihtiyacını yapısal olarak azaltmak.
Enerji krizleri, çoğu zaman yalnızca fiyat hareketleriyle okunur. Petrol kaç dolara çıktı? Hangi ülke hangi tedarikçiye yöneldi? Oysa Hürmüz krizi fiyatların çok ötesinde bir gerçeği görünür kılıyor. ABD ve İsrail’in İran’a saldırısının ardından Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanması, küresel enerji sisteminin en hassas damarlarından birini tıkadı. Petrol ve gaz fiyatlarındaki artış kısa sürede ulaşımdan gıdaya, sanayiden hane faturalarına kadar ekonominin tamamına yayıldı.
İklim iktisadı, energy dönüşümü, karbon piyasaları ve sanayide karbonsuzlaşma alanlarında çalışan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Etem Karakaya’nın ifadesiyle dünya, yalnızca bir enerji arz şokuyla değil, aynı zamanda yeni bir “fosil enflasyon” dalgasıyla karşı karşıya kaldı.
İthalat kaynaklarını çeşitlendirmek enerji güvenliğini sağlamaya yetmiyor
Karakaya’ya göre Hürmüz krizi, fosil yakıt ithalatına dayalı enerji sistemlerinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren ender jeopolitik anlardan biri. Bu kırılganlık yeni değil. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, LNG piyasalarındaki belirsizlikler, tedarik zinciri şokları ve şimdi Hürmüz’de yaşananlar aynı dersi tekrar ediyor: İthalat kaynaklarını çeşitlendirmek, enerji güvenliğini sağlamaya yetmiyor. Çünkü sorun yalnızca petrolün ya da gazın nereden geldiği değil. Sorun, ekonomilerin büyük ölçüde fosil yakıtlara bağımlı olması. Karakaya’ya göre yeni dönemde asıl mesele, “daha fazla tedarikçi” bulmak değil; fosil yakıt ihtiyacını yapısal olarak azaltmak.
Enerji güvenliği artık temiz enerji politikası
Geçmiş enerji krizlerinde ülkelerin ilk refleksi genellikle aynıydı: Yeni petrol sahaları, yeni gaz anlaşmaları, yeni LNG terminalleri, yeni tedarik rotaları. Kısa vadede bu adımlar anlaşılabilir olsa da, Karakaya’ya göre artık kalıcı çözüm sunmuyor. Jeopolitik risklerin arttığı bir dünyada, fosil yakıt ithalatını farklı ülkelere yaymak riski ortadan kaldırmıyor; yalnızca yerini değiştiriyor.
Bugün 1970’lerden farklı olarak ülkelerin elinde gerçek bir alternatif var. Güneş ve rüzgâr enerjisi, enerji depolama, elektrikli araçlar, ısı pompaları ve enerji verimliliği teknolojileri artık iklim politikalarının araçları değil, aynı zamanda enerji güvenliğinin de temel unsurları.
Karakaya bu nedenle enerji dönüşümünün artık yalnızca karbon emisyonlarını azaltma başlığı altında ele alınamayacağını söylüyor. Temiz enerjiye geçiş, aynı zamanda enerji bağımsızlığı, makroekonomik istikrar ve dış ticaret dengesi meselesi haline geliyor.
Fosil enflasyon ekonominin tamamına yayılıyor
Hürmüz krizi, fosil yakıt fiyatlarındaki artışın ekonomiye nasıl yayıldığını da gösterdi. Petrol ve gaz pahalandığında yalnızca akaryakıt veya elektrik faturaları yükselmiyor. Nakliye maliyetleri artıyor, gıda fiyatları baskılanıyor, sanayi üretimi pahalanıyor, hane bütçeleri daralıyor. Karakaya’nın “fosil enflasyon” olarak tanımladığı bu durum, özellikle ithal enerjiye bağımlı ülkeler için yapısal bir risk yaratıyor. Enerji fiyatlarındaki her jeopolitik şok, enflasyon, cari açık ve büyüme üzerinde baskı oluşturuyor. Dolayısıyla enerji dönüşümünü ertelemek, yalnızca iklim hedeflerini değil, ekonomik dayanıklılığı da zayıflatıyor.
Bu nedenle Hürmüz krizi, enerji güvenliği ile iklim politikası arasında kurulan eski ayrımı da geçersiz kılıyor. Artık aynı soru iki farklı alana yanıt veriyor: Bir ülke fosil yakıt bağımlılığını ne kadar azaltırsa, hem emisyonlarını hem de dış şoklara açıklığını o kadar düşürüyor.
Karakaya’ya göre enerji bağımsızlığı somut teknolojik tercihlerle mümkün hale gelen bir dönüşüm alanı. Güneş paneli, elektrikli araç ya da ısı pompası, enerjinin Hürmüz Boğazı’ndan değil, yerli ve temiz kaynaklardan gelmesini sağlıyor.
Bir sonraki şok mutlaka gelecek
Prof. Dr. Etem Karakaya, “Fosil yakıt bağımlılığını azaltan ülkeler, bir sonraki enerji şokunda daha az bedel ödeyecek. Temiz enerjiye, elektrifikasyona ve verimliliğe yatırım yapan ekonomiler, yalnızca iklim hedeflerine yaklaşmayacak; aynı zamanda daha dirençli, daha bağımsız ve daha öngörülebilir bir enerji sistemine sahip olacak” diyor.
Bir sonraki şokun nerede ve ne zaman başlayacağı belirsiz. Hürmüz krizinden çıkarılacak en önemli ders de tam burada yatıyor: Enerji güvenliği, fosil yakıt ithalatını çeşitlendirmekle değil, fosil yakıt bağımlılığını azaltmakla mümkün.
Türkiye için ders
Türkiye’nin yıllık enerji ithalat faturası 60 milyar doları aşarken, bu faturanın büyük bölümü petrol ve gazdan kaynaklanıyor. Bu tablo, enerji güvenliğini yalnızca dış politika veya tedarik diplomasisi meselesi olmaktan çıkarıyor; sanayi, ulaştırma, konut, finansman ve teknoloji politikalarının ortak gündemi haline getiriyor.
Karakaya’ya göre Türkiye’nin enerji faturasını kalıcı olarak düşürebilecek en güçlü araç, yerli yenilenebilir üretimle birlikte elektrifikasyonun hızlanması. Ulaşımda elektrikli araçların yaygınlaşması, binalarda ısı pompalarının devreye girmesi, sanayide enerji verimliliğinin artması ve yenilenebilir enerji kapasitesinin büyümesi, Türkiye’nin dış şoklara karşı dayanıklılığını güçlendirebilir.
Bu dönüşüm aynı zamanda cari açık, enflasyon ve rekabetçilik açısından da kritik. Enerji ithalatına daha az bağımlı bir ekonomi, küresel petrol ve gaz fiyatlarındaki dalgalanmalardan daha az etkilenir. Bu da enerji politikasını doğrudan makroekonomik istikrar politikasına dönüştürür.
Isıtma ve sanayide elektrifikasyona geçişi hızlandırmak hayati önem taşıyor
Jacques Delors Enstitüsü, Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü (IEEFA) ve SolarPower Europe tarafından yayınlanan yeni veriler, Avrupa’nın savaş başladığından bu yana fosil yakıt bağımlılığını azaltmaya yönelik adımlar attığını ve elektrifikasyona yöneldiğini gösteriyor. IEEFA Kıdemli Enerji Analisti Ana Maria Jaller-Makarewicz, “AB, 2022 yılında aldığı LNG ithalatını artırma kararının sürdürülebilir olmadığını fark etti. Tedarik kısıtlamaları, LNG ithalatında bir azalmaya yol açarken, bloğun enerji güvenliğini tehlikeye atmamak için gaz talebinin daha da azaltılması gerektiğinin aciliyetini ortaya koydu” diyor. Electrification Alliance Direktörü Adrian Hiel ise “Orta Doğu’daki çatışmanın ilk 100 günü, Avrupa için stratejik bir gerçeği ortaya koydu: Enerji güvenliği artık elektrifikasyondan ayrı düşünülemez. İthal yakıtlara olan bağımlılığı azaltmak ve dayanıklılığı güçlendirmek için, ulaşım, ısıtma ve sanayide elektrifikasyona geçişi hızlandırmak hayati önem taşıyor” yorumunu yapıyor.