Yazın kendine has bir sesi vardır.
Hafta sonu pazarlarının domatesleri biraz daha kırmızı görünür. Manav tezgahlarında fesleğen kokusu dolaşır. Birileri zeytinyağını ince bir ip gibi salatanın üzerine gezdirir, bir başkası bayat ekmekten panzanella yapar. Sanki mevsim, herkese aynı cümleyi fısıldıyordur: "Artık daha hafif yaşamanın zamanı."
İşte tam o günlerde insanın içinde garip bir istek belirir.
Belki bu yaz ben de "salata insanı" olurum.
Bu, kilo vermek istemekten çok başka bir şeydir. Daha çok, yazın ritmine ayak uydurabilme arzusu… Mevsimin davetine geç kalmama telaşı…
Ama sonra çocukluğunuz sofraya oturur.
Bazılarımız salatayla büyümedi çünkü.
Bizim evlerde yemek dediğin, saatlerce pişen tencerelerdi. Çorbalar vardı. Et yemekleri vardı. Fırından çıkan yemeklerin buğusu vardı. Salata ise çoğu zaman sofranın kenarında duran birkaç yaprak maruldan ibaretti. Üzerine zeytinyağı dökülür müydü, limon sıkılır mıydı; kimsenin pek umurunda değildi.
Çünkü bazı aileler salatayı gerçekten sevmezdi.
Onlar sadece masada eksik görünmesin diye salata koyarlardı.