Son dönemde Türkiye’de “Doğu Türkistan” meselesi yeniden yoğun biçimde gündeme taşınıyor. Bir yandan kitaplar yayımlanıyor, diğer yandan sosyal medyada videolar dolaşıma sokuluyor, çeşitli dernekler etkinlikler düzenliyor. İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu faaliyetler aslında aynı sahte anlatının farklı mecralardaki yansımaları gibi duruyor.
Bu kampanyanın son halkaları gazeteci-yazar Taha Kılınç’ın yayımladığı “Kayıp Coğrafyanın İzinde: Doğu Türkistan Seyahatnamesi” ve Tahir Hamut İzgil’in “Gece Yarısı Tutuklanmayı Beklemek” adlı kitapları oldu.
Ancak bu yazının konusu tek tek kitapların eleştirisi değil, o başka bir yazının konusu.
Asıl mesele, son yıllarda Türkiye’de yeniden üretilen ve farklı çevreler tarafından dolaşıma sokulan ‘Doğu Türkistan’ anlatısının nasıl şekillendiği… Çünkü yalnızca seyahatnameler değil; “Doğu Türkistan Türkleri Tarihi”, “Doğu Türkistan’ın Hazin Yılları”, “Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri Arasında İslamiyet”, “Mehmet Kasım Cantürk ve Doğu Türkistan Davası” gibi yayınlar de yeniden gündeme taşınarak aynı söylem hattının farklı sözde dayanakları oluşturuluyor.
Bugün “Doğu Türkistan” başlığı altında yürütülen kampanyalara bakıldığında karşımıza oldukça geniş bir tablo çıkıyor. Siyasi partiler, diaspora örgütleri, sosyal medya fenomenleri, bazı gazeteciler, aktivistler ve çeşitli medya kuruluşları aynı söylemi farklı kelimelerle tekrar ediyor. Bir taraf meseleyi “Soydaşlarımız zulüm görüyor.” diyerek anlatıyor, diğer taraf “İslam yasaklandı.” diyor, bir başkası ise “insan hakları ihlalleri” başlığı altında aynı hikâyeyi yeniden kuruyor. Kullanılan dil değişse de ortaya çıkan tablo büyük ölçüde aynı.
SÖYLEMİN AKTÖRLERİ
Bu söylemin siyasi ayağında İYİ Parti ve Zafer Partisi çevresi öne çıkıyor. Müsavat Dervişoğlu’nun açıklamaları, Buğra Kavuncu’nun çıkışları ve Meral Akşener döneminden beri sürdürülen söylem bunun en görünür örnekleri arasında yer alıyor. Benzer şekilde Zafer Partisi çevresi de “Doğu Türkistan” başlığını sık sık gündeme taşıyor. Mesele yalnızca bu “milliyetçi” görünümlü çevrelerle de sınırlı değil. 2024 yılında Dünya Uygur Kurultayı CHP Genel Başkanı sıfatıyla Özgür Özel’e plaket vermiş ve kurulan temaslar sonrasında kurultay çevreleri, Özel’i “Uygur davasına destek veren siyasetçilerden biri” olarak tanımlamıştı.
Yalan kampanyasının uluslararası merkezinde ise Dünya Uygur Kurultayı bulunuyor. Kurultay yöneticilerinden Dolkun İsa yıllardır Batılı medya kuruluşları, vakıflar ve çeşitli kuruluşlarla birlikte yürüttüğü faaliyetlerle Çin karşıtı kampanyaların en görünür yüzlerinden biri hâline geldi. Türkiye’de düzenlenen konferanslar, verilen ödüller, siyasi temaslar ve medya faaliyetleri de bu ağın yerel uzantıları olarak dikkat çekiyor.
SOSYAL MEDYADA ÜRETİLEN HİKÂYE
“Doğu Türkistan” kampanyasının son yıllardaki en etkili araçlarından biri ise sosyal medya oldu.
X, YouTube, Instagram ve diğer platformlarda dolaşıma sokulan içeriklere bakıldığında sürekli tekrar eden bazı kalıplar dikkat çekiyor. “Camiler kapatıldı!”, “Allah demek yasaklandı!”, “İslam yasaklandı!”, “Selam vermek suç oldu!”, “Uygurlar toplama kamplarında tutuluyor!” gibi hikayeler farklı hesaplar tarafından tekrar tekrar paylaşılıyor.
Yazar Yusuf Kaplan’ın paylaşımları bu söylemin örneklerinden biri. Kaplan, çeşitli paylaşımlarında “Allah demek yasak!”, “Camiler kapalı!” gibi ifadeler kullandı. Benzer şekilde Mahfil Dijital gibi platformlar Gazze ile “Doğu Türkistan” arasında doğrudan paralellik kuran içerikler yayımladı. Böylece konu siyasi tartışmanın ötesine taşınarak dini ve duygusal bir zemine oturtulmaya çalışıldı.
Sosyal medya fenomenleri ve bazı gezgin hesapları ise başka bir yöntem kullanıyor. Bölgedeki sıradan güvenlik uygulamaları “Açık hava hapishanesi”, “Sürekli takip edildim”, “İki polis peşimden ayrılmadı” gibi başlıklarla servis ediliyor. Bir videoda güvenlik görevlisinin görünmesi “baskı kanıtı” olarak sunulurken, başka bir paylaşımda turistik bir ziyaret sırasında yaşanan yönlendirmeler sistematik gözetimin delili gibi aktarılıyor.
Oysa Sinciang Uygur Özerk Bölgesi’ni ziyaret edenler, bunların Türkiye’de de olan rutin kolluk faaliyetleri olduğunu rahatça görebiliyor.
BENİM GÖRDÜĞÜM SİNCİANG
Bu tartışmalar sürerken ben de Sinciang Uygur Özerk Bölgesi’ni ziyaret etme fırsatı buldum. Turfan’dan Urumçi’ye, bölgenin farklı noktalarına uzanan gezilerimde Türkiye’de yıllardır anlatılan tabloyla sahada gördüklerim arasında ciddi bir fark olduğunu gözlemledim.
Bölgeye ilk ulaştığımda dikkatimi çeken şey güvenlikten çok hareketlilik oldu. Türkiye’de sık sık anlatılan “kapalı bölge”, “açık hava hapishanesi” ya da “hayatın durduğu coğrafya” tasvirleriyle karşılaşmadım. Şehirlerde yoğun bir ekonomik faaliyet vardı. Restoranlar, alışveriş alanları, turistik noktalar ve ulaşım ağları günlük hayatın olağan akışı içinde çalışıyordu.
Turfan’da gördüğüm tablo özellikle dikkat çekiciydi. Türk kültür tarihinin kadim merkezlerinden biri olan Turfan’da, geçmişin izleri ile modern yatırımlar yan yana yaşıyor. Türkiye’de çoğu zaman yalnızca siyasi tartışmalar üzerinden konuşulan bölge, sahada çok daha farklı bir görüntü veriyor. Tarım, enerji ve turizm yatırımları birçok noktada hissediliyor. Yeni yollar, lojistik merkezleri ve altyapı projeleri bölgenin ekonomik dönüşümünün önemli parçaları hâline gelmiş.
Urumçi’de ve bölgenin farklı noktalarında da yalnızca geleneksel üretim değil, ileri teknoloji alanındaki yatırımların da öne çıktığı görülüyor. Türkiye’de çoğu zaman “yasaklar” ve “baskılar” üzerinden anlatılan coğrafya, gerçekte Çin’in Batı’ya açılan ticaret koridorunun merkezlerinden biri hâline geldi.
Sinciang’ın idari merkezi olan Urumçi de başlı başına farklı bir tablo sunuyordu. Şehir yalnızca Sinciang’ın idari merkezi değil, aynı zamanda Kuşak ve Yol Girişimi’nin önemli duraklarından biri olarak dikkat çekiyor. Ticaret merkezleri, sanayi bölgeleri, lojistik altyapı ve uluslararası bağlantılar şehrin dönüşümünde önemli rol oynuyor.
Daha da önemlisi, yıllardır tekrarlanan söylemlerle sahada karşılaşmadım. Türkiye’de sık sık “Camiler kapatıldı!”, “İbadet yasaklandı!”, “Din ortadan kaldırıldı!” gibi ifadeler kullanılıyor. Oysa ziyaret ettiğim yerlerde camileri gördüm, dini hayatın izlerine rastladım ve insanların gündelik yaşamlarını sürdürdüklerine tanık oldum.
ÜRETİLEN SİNCİANG GERÇEK SİNCİANG
Bugün “Doğu Türkistan” başlığı altında Türkiye kamuoyuna sunulan anlatı büyük oranda Batılı merkezlerde üretiliyor. Bir tarafta kitaplar, siyasi açıklamalar, sosyal medya kampanyaları ve aktivist ağları bulunuyor. Diğer tarafta ise milyonlarca Uygur’un refah içinde yaşadığı, üretimin sürdüğü, ticaretin devam ettiği, kültürel gelişimin korunduğu ve büyük dönüşümlerin yaşandığı gerçek bir coğrafya var. Meseleye yalanlarla ya da sloganlarla değil, günümüzün gerçekleriyle bakmalıyız. Aksi hâlde Türkiye, bir gelişim mucizesi yaşayan Sinciang Uygur Özerk Bölgesi ile tarihi işbirliği fırsatlarını kaçıracak.

