Ana içeriğe geç

Sadık kalanların hikâyesi

Bugün o yılları yaşamayanların konuşması kolay. Ama o dönem Güneydoğu’da devletin yanında saf tutmak ölümle burun buruna yaşamak demekti

Sadık kalanların hikâyesi
Aydınlık
16

Bu ülkede bazı aileler vardır…

Sessiz yaşarlar.

Gösteriş yapmazlar.

Kendilerini anlatmazlar.

Kahramanlık hikâyeleri yazdırmazlar.

Ama devlet dara düştüğünde ilk onlar ayağa kalkar.

Çünkü onların mayasında başka bir şey vardır.

Çünkü onlar için devlet; sadece bir yönetim biçimi değil, bir namus meselesidir.

Sadık DÜZGÜN ailesinin hikâyesi işte böyle bir hikâyedir.

Bu hikâye bir günde başlamadı.

Kökleri Osmanlı’ya uzanıyor.

Osmanlı döneminde bu aileye ilim yayma görevi verilmişti. Devlet, bu aileyi sadece bir memuriyet için değil; bir ahlak, bir duruş, bir güven için görevlendirmişti. Çünkü devletler bazı aileleri tanır. Kimin dara düşünce kaçacağını, kimin son nefesine kadar ayakta kalacağını bilir.

Cumhuriyet kuruldu.

Birçok insan saf değiştirdi.

Birçok insan güce göre yön aldı.

Ama bu aile geri çekilmedi.

Cumhuriyet’i de sahiplendiler.

Devleti de sahiplendiler.

Bayrağı da sahiplendiler.

Çünkü onların gözünde devlet gelip geçici siyasetin üstündeydi.

Sonra yıllar geçti.

Bu ülkenin doğusu karıştı.

Henüz PKK ortada yokken bölgede başka örgütler türemeye başladı. İnsanları korkutarak, sindirerek, inancını ve kimliğini kullanarak hâkimiyet kurmaya çalışan yapılar ortaya çıktı.

“İşte tam o dönemde Sadık DÜZGÜN’ün hafız olan babası Sofi Ramazan çıktı ve taviz vermedi.”Çünkü bazı insanlar korkuyla yön değiştirmez.

O günlerde geri adım atmak kolaydı. Sessiz kalmak kolaydı. Ama o susmadı. Çünkü biliyordu ki devlet geri çekildiği anda bölge karanlığa teslim olur.

Sonra PKK çıktı.

Bugün o yılları yaşamayanların konuşması kolay. Ama o dönem Güneydoğu’da devletin yanında saf tutmak ölümle burun buruna yaşamak demekti.

İnsanlar korkuyordu.

Köyler baskı altındaydı.

Gençler kandırılıyordu.

Devlete yakın duran herkes hedefe konuyordu.

İşte tam o yıllarda Sadık DÜZGÜN çıktı ve safını belli etti.

Hiç eğip bükmeden…

“Ben devletimin emrindeyim. Gönüllü olarak görev almaya hazırım.”

Bu söz bugün bazılarına sıradan gelebilir.

Ama o yıllarda bu söz; hayatını ortaya koymak demekti.

Ve bunu söylediğiniz anda sadece siz değil, eşiniz, çocuklarınız, soyadınız bile hedef haline gelirdi.

İşte gerçek milliyetçilik budur.

Bugün sosyal medyada birkaç slogan atanların anlayamayacağı şey tam olarak budur.

Çünkü gerçek devlet sevgisi rahat koltuklarda değil, korkunun ortasında belli olur.

Sadık DÜZGÜN işte böyle bir adamdı.

Devlet zor durumdayken geri çekilmedi.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yanında durdu.

Teröre taviz vermedi.

Korkuya teslim olmadı.

Ve sonra Türkiye başka bir ihaneti yaşadı.

Bu kez düşman dağda değildi.

Takım elbiseliydi.

Kravatlıydı.

Savcıydı.

Polisti.

Hakimdi.

Gazeteciydi.

Devletin içine çöreklenmiş FETÖ yapılanması yıllarca bu ülkenin vatansever insanlarına kumpas kurdu. Ergenekon süreçlerinde nice asker, nice milliyetçi, nice devletçi insan hedefe konuldu. İnsanlar sahte delillerle, iftiralarla itibarsızlaştırıldı. Sonradan çöken davalar, ortaya çıkan gerçekler, Türkiye’nin nasıl organize bir operasyon yaşadığını gösterdi. (aa.com.tr)

Ve işte o süreçte bölgede ilk hedef alınan isimlerden biri yine Sadık DÜZGÜN oldu.

Çünkü omurgalı insanlar her dönemde hedef olur.

Ona her türlü imkân sunulduğu söylendi. Önüne yollar açıldığı, tekliflerin yapıldığı anlatıldı. Ama o yine geri adım atmadı.

Dediği tek şey şuydu:

“Ben devletime, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ihanet etmem.”

Bazı cümleler vardır;

insanın bütün hayatını özetler.

İşte bu da öyle bir cümleydi.

Çünkü Sadık DÜZGÜN için devlet; makam değildi. Çıkar değildi. Günlük hesap değildi.

Devlet; şerefti.

Ve bedel başladı…

Önce gözaltılar…

Sonra baskılar…

Sonra iftiralar…

Beşiktaş Adliyesi koridorlarında geçen günler…

Ama asıl ağır olan bunlar değildi.

Asıl ağır olan, ailesinin cezalandırılmasıydı.

Çünkü Türkiye’de bazen bir adamı yıkamayınca çocuklarını yormaya çalışırlar.

İşte burada insanın içi yanıyor.

Çünkü bu ülkede onlarca terör eylemine karışmış insanların çocuklarına bile devlet yeni hayat kurma fırsatı verebiliyor. Ve vermelidir de… Çünkü devlet kinle değil adaletle yaşar.

Ama devletine sadık kalmış insanların çocuklarının unutulması büyük bir vicdan yarasıdır.

Sadık DÜZGÜN’ün dokuz evladı…

Onların günahı neydi?

Babalarının devletini sevmesi mi?

Türk milletine sadık olması mı?

Teröre boyun eğmemesi mi?

FETÖ’ye teslim olmaması mı?

İşte insan bazen burada durup düşünüyor:

Bu ülkede vatanını karşılıksız sevmenin bedeli neden bu kadar ağır oldu?

Neden bazı aileler yıllarca bir oraya bir buraya savruldu?

Neden devletine sadık kalan insanlar yalnız bırakıldı?

Ve en acısı…

Neden bu insanlar hâlâ dimdik durmalarına rağmen hak ettikleri değeri göremedi?

Bir gün Ankara’da bir devlet büyüğünün söylediği ifade aslında her şeyi özetliyordu:

“Sadık Bey’in çocuklarını gördüğümde mahcubiyet hissediyorum…”

İşte mesele tam da budur.

Çünkü aslında devlet hafızası olan herkes gerçeği biliyor.

Bu ülkede bazı insanlar gerçekten bedel ödedi.

Hem de karşılıksız…

Makam için değil.

Para için değil.

İhale için değil.

Sadece devlet yaşasın diye…

Bir gün yolu devlet kapılarında, mahkeme koridorlarında, sürgünlerde, baskılarda geçmiş insanların evlatlarıyla oturup konuşursanız şunu anlarsınız:

Bazı acılar bağırmaz…

Sessizdir.

Ama derindir.

İşte Abuzeyt ile oturunca bunu hissettim.

Bir dokundum, bin ah işittim.

Karşımda sadece bir insan yoktu.

Bir dönemin yükünü omzunda taşıyan bir evlat vardı.

Babasının ödediği bedelin gölgesinde büyümüş bir çocuk vardı.

Devletine küsmeden kırılmış bir neslin sesi vardı.

Konuşurken insan şunu hissediyor:

Bazı aileler gerçekten bu devlet için yaşamış.

Öyle göstermelik değil…

Öyle sosyal medya milliyetçiliği değil…

Öyle mikrofon görünce yapılan hamaset hiç değil…

Gerçek anlamda bedel ödemişler.

Abuzeyt anlatırken insan sadece bir aile hikâyesi dinlemiyor. Türkiye’nin yakın tarihini dinliyor. Doğu’da devletin yanında durmanın ne demek olduğunu dinliyor. Terörün gölgesinde yaşamanın ne olduğunu dinliyor. Kumpasların nasıl aileleri parçaladığını dinliyor.

Ve en çok da şunu hissediyor:

Bu ülkede bazı insanlar gerçekten yalnız bırakılmış.

Ama bütün yaşadıklarına rağmen devlete düşman olmamışlar.

İşte asıl büyüklük budur.

Çünkü kolay olan kırılınca nefret etmektir. Zor olan, bütün acılara rağmen aidiyetini kaybetmemektir.

Abuzeyt’in gözlerinde insan bunu görüyor.

Bir kırgınlık var…

Ama ihanete dönüşmemiş.

Bir yorgunluk var…

Ama teslim olmamış.

Bir sitem var…

Ama devlet düşmanlığına dönüşmemiş.

Çünkü bazı ailelerin mayasında ihanet yoktur.

İşte bu yüzden Sadık DÜZGÜN gibi insanlar sıradan insanlar değildir.

Onlar bir dönemin omurgasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti bugün hâlâ ayaktaysa bunda yalnızca ordunun, polisin, bürokrasinin payı yoktur.

Bu devlet; dağ köylerinde korkmadan yaşayan, gerektiğinde çocuklarını bile riske atan adsız ailelerin omuzlarında ayakta kaldı.

Kuvayı Milliye ruhu işte budur.

O ruh hâlâ bazı ailelerde yaşıyor.

Sadık DÜZGÜN ailesi de işte o ruhun bugünkü temsilcilerinden biridir.

Çünkü bazı insanlar sadece kendi hayatını yaşamaz.

Bir milletin hafızasını taşır.

Bugün bu ülkenin en büyük ihtiyacı daha fazla slogan değildir.

Daha fazla bina değildir.

Daha fazla hamaset hiç değildir.

Bu ülkenin ihtiyacı; Sadık DÜZGÜN gibi omurgalı insanlardır.

Çünkü tarih bize şunu öğretti:

Devletler düşman saldırısıyla değil, sadık insanlarını kaybettiğinde çöker.

Ve eğer bir devlet kendisi için bedel ödeyen insanlarına sahip çıkmazsa, yarın o devlet için kim ayağa kalkar?

İşte asıl soru budur.

Kaynağa Git

İlgili Haberler