1. Sürdürülebilirlik nedir? Gerçekten sürdürülebilir bir dönüşüm yaşadığımızı nasıl anlarız?
Sürdürülebilirlik aslında yeni bir kavram değil. Yazılı kaynaklarda ilk olarak 1700’lü yıllarda, kaynakların dengeli kullanımı yaklaşımıyla karşımıza çıkıyor. Biz bugün çok yeni bir kavrammış gibi konuşuyoruz ama aslında yüzyıllardır var olan bir konu.
Zaman içinde çevre odağı daha görünür hale gelse de bugün sürdürülebilirlik; çevresel, sosyal ve ekonomik boyutları birlikte ele alan çok daha kapsamlı bir kavram olarak değerlendiriliyor.
En yaygın tanımıyla sürdürülebilirlik, bugünün ihtiyaçlarını gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama kapasitesini tehlikeye atmadan karşılamak anlamına geliyor.
Burada kaynak dediğimiz şey sadece doğal kaynaklar değil. Elbette su, enerji ve hammadde ilk akla gelenler. Ancak insan kaynağı, eğitim, istihdam, sosyal yapı ve ekonomik kaynaklar da korunması gereken değerler arasında yer alıyor. Bu nedenle sürdürülebilirlik; çevresel, sosyal ve ekonomik olmak üzere üç temel boyutta ele alınıyor.
Türkiye’de ve dünyada sürdürülebilirlik denildiğinde ilk akla genellikle çevresel çalışmalar geliyor. Ancak bir kurumun gerçekten sürdürülebilir olduğunu söyleyebilmek için yalnızca çevreye odaklanması yeterli değil.
Örneğin, bir şirket geri dönüşüm konusunda çok başarılı olabilir, üretiminde geri dönüştürülmüş hammadde kullanabilir ve karbon emisyonlarını azaltabilir. Ancak çalışanlarına yeterli ücret vermiyorsa, güvenli çalışma koşulları sunmuyorsa, fiziksel ve psikolojik güvenliği sağlamıyorsa ya da kapsayıcı bir kurum kültürü oluşturmuyorsa, sürdürülebilirliğin yalnızca bir kısmını yerine getiriyor demektir.
Bu yüzden sürdürülebilirliği yalnızca çevresel değil; sosyal ve ekonomik boyutlarıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor. Gerçek sürdürülebilir dönüşüm de ancak bu üç alan birlikte geliştiğinde mümkün oluyor.
2. Yapay zekâ teknolojileri şirketleri daha verimli hale getiriyor. Peki yapay zekâ sürdürülebilirlik hedeflerini hızlandıracak mı, yoksa yeni çevresel ve toplumsal sorunlar mı yaratacak?
Yapay zekâ ilk kullanılmaya başlandığında genel beklenti; verimliliği artırması, süreçleri basitleştirmesi ve insanları güçlendirmesiydi. Aslında teknolojiye baktığımızda, temel amaç insanın yerine geçmek değil, insanı güçlendirmek ve insan iyiliğine hizmet etmekti.
Bugün de birçok alanda bunu sağlıyor. Ancak diğer taraftan bazı mesleklerin yerini almaya başladığını da görüyoruz.
Dünya Ekonomik Forumu’nun raporlarında veri girişi, idari işler, müşteri hizmetleri, muhasebe gibi birçok görevin giderek daha fazla otomasyon ve yapay zekâ tarafından gerçekleştirilebileceği belirtiliyor. Buna karşılık yapay zekâ uzmanlığı, veri analitiği, makine öğrenmesi, dijital hukuk ve arayüz tasarımı gibi yeni alanlarda da istihdam oluşuyor.
Dolayısıyla yapay zekâ verimliliği artırıyor ama bu artıştan herkes aynı ölçüde faydalanamıyor. Kendini geliştirme ve yeni beceriler kazanma imkânı olanlar için fırsatlar oluşurken, bu dönüşüme uyum sağlayamayan kesimler için riskler ortaya çıkabiliyor.
Bir de işin çevresel boyutu var.
Çevre farkındalığı yüksek bir kurumun yapay zekâ kullanması süreçleri daha verimli hale getirebilir. Ancak diğer taraftan yapay zekânın ciddi miktarda enerji ve su tükettiğini de biliyoruz.
Veri merkezlerinin çalışması ve soğutulması için önemli miktarda enerji ve temiz su kullanılıyor. Hatta bazı kullanım alanlarında maliyetler o kadar yükseliyor ki kurumlar belirli süreçlerde tekrar insan gücüne dönmeyi değerlendirmeye başladı.
Bugün yazdığımız tek bir komut önemsiz görünebilir. Ancak milyarlarca insanın her gün yapay zekâ kullandığını düşündüğümüzde ortaya çıkan toplam enerji ve su tüketimi ciddi bir sürdürülebilirlik tartışmasını beraberinde getiriyor.
Bu nedenle yapay zekayı değerlendirirken yalnızca sağladığı verimliliğe değil, çevresel ve toplumsal etkilerine de birlikte bakmak gerekiyor.
3. Yapay zekanın enerji tüketimi, veri merkezlerinin su kullanımı ve karbon ayak izi daha fazla konuşuluyor. Sizce teknoloji ile sürdürülebilirlik arasında yeni bir denge kurmamız gerekecek mi?
Kesinlikle.
Burada son dönemde sıkça konuşulan kavramlardan biri ikiz dönüşüm. Yani dijital dönüşüm ile yeşil dönüşümün birlikte yürütülmesi.
İkiz dönüşüm kapsamında iki temel başlıktan bahsediyoruz. Birincisi, sürdürülebilir teknolojiler. Yani mevcut teknolojilerin, iş yapış biçimlerinin, üretim süreçlerinin ve değer zincirlerinin daha sürdürülebilir hale getirilmesi.
Daha az kaynak kullanan, daha az atık üreten, çalışanlara daha güvenli ve daha kapsayıcı ortamlar sunan sistemler kurmak bu yaklaşımın bir parçası.
İkinci başlık ise sürdürülebilirlik için teknoloji üretmek. Yani, çevre sorunlarını çözmek, enerji verimliliğini artırmak veya daha etkili üretim modelleri geliştirmek için yeni teknolojiler geliştirmek.
Aslında hem mevcut sistemleri iyileştirmek hem de yeni çözümler üretmek gerekiyor.
Ancak zamanla görüldü ki teknolojiyi kullanan da dönüşümden etkilenen de insan. Bu nedenle son yıllarda üçüz dönüşüm yaklaşımı da konuşulmaya başlandı. Dijital dönüşüm ve yeşil dönüşümün yanında sosyal dönüşümün de gerçekleşmesi gerekiyor.
Yani yeni bir teknoloji geliştirdiniz. Peki insanlar bunu nasıl kullanacak? Bu teknolojiye nasıl adapte olacak? Geçişin maliyetini nasıl karşılayacak? Çalışanlar yeni becerileri nasıl kazanacak?
İşte burada sosyal dönüşüm devreye giriyor.
Bu yaklaşımın temelinde de kimsenin geride bırakılmaması anlayışı var.
Örneğin, yeni bir teknoloji bazı çalışanları güçlendirebilir. Ancak aynı teknoloji bazı kişilerin işlerini kaybetmesine de neden olabilir. Eğer böyle bir risk varsa, o zaman adil geçiş dediğimiz yaklaşımın uygulanması gerekiyor.
Diyelim ki bir fabrika fosil yakıt kullanımını bırakıyor ve farklı bir sisteme geçiyor. Bu dönüşüm sırasında çalışanların işsiz bırakılması değil, yeniden eğitilmesi ve yeni beceriler kazanarak yeni sisteme uyum sağlaması gerekiyor.
Çünkü sürdürülebilirlik bütüncül bir yaklaşım.
Çevre konusunda ilerleme kaydederken bin kişiyi işsiz bırakırsanız, ekonomik büyüme, yoksullukla mücadele ve eğitim gibi başka sürdürülebilir kalkınma amaçlarında geriye gitmiş olursunuz.
Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma amaçlarının birbiriyle çelişmemesi gerekiyor. Teknoloji, çevre ve insanı birlikte ele alan bütüncül bir bakış açısına ihtiyaç var.
Bir diğer önemli konu da teknoloji ile istihdam arasındaki denge.
Yapay zekânın özellikle giriş seviyesindeki bazı görevleri üstlenmeye başlamasıyla birlikte üniversite mezunu işsizliğinin birçok ülkede arttığını görüyoruz.
Normalde iş hayatını bir piramit gibi düşünürsek, en altta çok sayıda giriş seviyesi pozisyon bulunur. İnsanlar bu basamaklardan başlayarak deneyim kazanır ve yükselirler.
Ancak yapay zekâ, giriş seviyesindeki bazı işleri üstlenmeye başladığında bu basamaklar azalıyor. Yeni mezunlar sisteme giremiyor, deneyim kazanamıyor ve zamanla terfi edecek insan kaynağı da azalıyor.
Bu nedenle yapay zekâ kullanımının dengelenmesi ve insanların farklı şekillerde değerlendirilmesi gerekiyor.
Bir başka tartışma konusu da Evrensel Temel Gelir (Universal Basic Income).
Bazı uzmanlar otomasyonun yoğunlaştığı bir dünyada iş arayan veya dönüşüm sürecinde olan bireylerin desteklenmesi gerektiğini savunuyor. İnsanların yeni beceriler kazanması ve yeniden istihdama katılabilmesi için devletlerin, kurumların ve bireylerin birlikte hareket etmesi gerekiyor.
Çünkü sürdürülebilir dönüşüm yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda sosyal bir dönüşüm süreci.
4. Dünya Ekonomik Forumu'nun raporlarında sıkça bahsedilen “çoklu krizler çağı” ne anlama geliyor? Bu yeni dünyada gençleri ve çalışanları nasıl bir gelecek bekliyor?
Dünya Ekonomik Forumu'nun Geleceğin İşleri Raporu'nda yeni düzeni belirleyen temel değişim faktörlerinden bahsediliyor.
Öncelikle içinde bulunduğumuz dönemi tanımlamak gerekiyor. Artık çoklu krizler çağındayız. Yani aynı anda birden fazla kriz yaşanıyor ve bunların her biri diğerini tetikliyor.
Örneğin, sağlık sektöründe zaten yoğun çalışma koşulları, personel eksikliği ve çeşitli yapısal sorunlar vardı. Pandemi bunların üzerine geldiğinde tablo çok daha ağırlaştı. Aynı şekilde pandemi yoksulluğu artırdı, işsizliği artırdı ve ekonomik dengeleri etkiledi.
Rusya-Ukrayna savaşı ise yalnızca siyasi bir kriz yaratmadı; aynı zamanda tarım üretimini etkileyerek gıda krizlerini ve gıda yoksulluğunu da beraberinde getirdi.
Yani artık birbirini tetikleyen krizlerin yaşandığı bir dönemdeyiz.
Dünya Ekonomik Forumu bu dönemi şekillendiren başlıca unsurlar arasında teknolojik dönüşümü, sürdürülebilirlik dönüşümünü, ekonomik belirsizlikleri, jeopolitik değişimleri ve iklim değişikliğini gösteriyor.
Özellikle ekonomik belirsizlik önemli bir başlık. Bugün dünyanın herhangi bir bölgesinde yaşanan bir kriz çok kısa sürede tüm dünyayı etkileyebiliyor. Ticaret yollarındaki bir aksama, enerji fiyatlarındaki değişim veya siyasi bir gerilim hepimizin hayatına doğrudan yansıyor.
Bir diğer önemli konu da ülkelerin giderek daha korumacı hale gelmesi. Ticaret kısıtlamaları, vize süreçlerinin zorlaşması ve küresel hareketliliğin azalması hem iş dünyasını hem de bireyleri etkiliyor.
İklim değişikliği ise artık geleceğin değil, bugünün sorunu. Yıllar önce konuştuğumuz birçok çevresel risk bugün hayatımızı doğrudan etkileyen gerçekliklere dönüştü.
Peki böyle bir dünyada bireylerin hangi yetkinliklere sahip olması gerekiyor?
Bu zor bir soru çünkü artık sahip olduğumuz becerilerin kullanım ömrü giderek kısalıyor. Beş yıl önce çok değerli olan bir yetkinlik bugün önemini kaybedebiliyor. Çünkü teknoloji çok hızlı değişiyor.
Bu nedenle iki kavram öne çıkıyor: Upskilling ve Reskilling.
Upskilling mevcut yetkinlikleri geliştirmek ve güncellemek anlamına geliyor.
Örneğin, bir muhasebeci artık bazı işlemleri yapay zekâya bırakabilir. Ancak bu durumda muhasebe yazılımlarını yönetmeyi, denetlemeyi veya farklı alanlarda uzmanlaşmayı öğrenmesi gerekiyor.
Reskilling ise tamamen yeni bir beceri seti edinmek anlamına geliyor. Eğer mevcut iş tamamen dönüşüyorsa, kişinin farklı bir alana geçebilmesi gerekiyor.
Yetkinlikler tarafında ise dijital okuryazarlık artık vazgeçilmez hale geldi.
Bugün yalnızca ofis programlarını kullanmayı bilmek yeterli değil. ChatGPT, Gemini, Claude, DeepSeek gibi araçların ne işe yaradığını, hangi amaçla ve nasıl kullanıldığını, dijital içeriklerin doğruluğunu nasıl kontrol edeceğimizi bilmemiz gerekiyor.
Bunun yanında veri okuryazarlığı da çok önemli. Çünkü artık sorun bilgiye ulaşmak değil, doğru bilgiyi ayırt edebilmek.
Esneklik ve uyum sağlama becerisi de kritik hale geliyor. Çünkü bugün farklı bir çalışma modeli, yarın farklı bir teknoloji ya da farklı bir ekonomik ortamla karşılaşabiliyoruz.
Bir diğer önemli yetkinlik ise merak ve öğrenme isteği.
Artık kurumların ya da kamunun bizi sürekli eğitmesini beklemek mümkün değil. Kişinin kendi gelişim sorumluluğunu da üstlenmesi gerekiyor.
Sosyal etki, iletişim, liderlik ve duygusal zekâ da önemini koruyor.
Çünkü bugün hâlâ robot liderleri değil, insan liderleri takip ediyoruz. İnsanlar bize ilham veriyor, yön gösteriyor ve öğrenme süreçlerimizi etkiliyor.
Bu yüzden teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insani becerilerin değeri azalmıyor.
5. Gençlere ve öğrencilere bu dönüşüm sürecinde ne tavsiye edersiniz?
Öğrencilere ilk tavsiyem kendi alanlarında güçlü olmaları.
Ancak bunun yanında yalnızca akademik başarıya odaklanmanın yeterli olmadığını düşünüyorum.
Dünya Ekonomik Forumu'nun Geleceğin İşleri Raporu'nda yer alan yetkinlikleri incelemelerini öneririm. Çünkü iş dünyasının gelecekte hangi becerilere ihtiyaç duyacağını anlamak açısından önemli bir kaynak.
Ayrıca işverenlerin artık yalnızca diplomaya bakmadığını da görmek gerekiyor.
Bir öğrencinin yazın bir restoranda çalışmış olması, bir öğrenci kulübünde görev almış olması veya gönüllü projelerde yer alması ilk bakışta işle ilgili görünmeyebilir.
Ancak bunlar zaman yönetimi, stres yönetimi, ilişki yönetimi, ekip çalışması ve finansal okuryazarlık gibi çok önemli taşınabilir yetkinlikler kazandırabiliyor.
Bu nedenle gençlerin bugünün ve geleceğin işlerine bakarak kendilerini buna göre hazırlamaları gerekiyor.
Teknik beceriler sonradan öğrenilebilir.
Ancak merak, öğrenme isteği, iletişim becerisi ve özmotivasyon gibi alanlara daha erken yatırım yapmak gerekiyor.
Dijital okuryazarlığın mutlaka temel bir beceri haline gelmesi gerektiğini düşünüyorum.
Finansal okuryazarlık da aynı derecede önemli. Çünkü ekonomik belirsizliklerin arttığı bir dönemde parayı yönetebilmek, riskleri anlayabilmek ve doğru kararlar verebilmek büyük önem taşıyor.
Kripto varlıklardan borsaya kadar birçok alanda insanların ciddi kayıplar yaşadığını görüyoruz. Bu nedenle finansal konularda bilinçli olmak gerekiyor.
Bana göre gelecekte başarılı olacak kişiler yalnızca bilgi sahibi olanlar değil; öğrenmeye devam edenler ve değişime uyum sağlayabilenler olacak.
6. Kasım ayında Antalya'da düzenlenecek COP31 Türkiye ve dünya açısından neden önemli? Sizce en önemli gündem başlıkları neler olacak?
COP31'in Türkiye için büyük bir fırsat olduğunu düşünüyorum.
Özellikle gündem oluşturma ve farklı tarafları bir araya getirme açısından önemli bir rol üstlenebilir.
Türkiye'nin son yıllarda küresel ölçekte çözüm üretici ve arabulucu bir rol üstlendiğini görüyoruz. Farklı ülkeleri bir araya getirebilen bir konumda bulunması COP31 açısından da önemli bir avantaj.
Benim en büyük beklentim, dünya liderlerinin bir araya gelmişken yalnızca çevre ve enerji konularını değil, barış ve iş birliği konularını da daha fazla konuşmaları.
Çünkü barış, adalet ve güçlü kurumlar sürdürülebilir kalkınmanın temel unsurları arasında yer alıyor.
COP31'in temel yaklaşımında da diyalog, uzlaşı ve aksiyon bulunuyor.
Yani önce ülkeler arasında diyalog kurulması, ardından ortak adımlar üzerinde uzlaşılması ve sonrasında somut uygulamalara geçilmesi.
Ben COP31'in bu açıdan diyalog ve uzlaşıyı artırabileceğini düşünüyorum.
İkinci olarak, Türkiye'deki sürdürülebilirlik dönüşümünü hızlandıracağını düşünüyorum.
Çünkü kamu kurumları, özel sektör, akademi ve sivil toplum kuruluşları bu süreçte yer almak isteyecekler. Bunun için de belirli standartları yerine getirmeleri gerekecek.
Yapmış olmak için yapıyor olsalar bile bunun dönüşümü hızlandıracağına inanıyorum.
Üçüncü olarak, Türkiye'nin gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarını daha görünür hale getirebileceğini düşünüyorum.
Çünkü sürdürülebilirlik standartlarını çoğu zaman gelişmiş ülkeler belirliyor. Oysa gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçları ve öncelikleri farklı olabiliyor.
Türkiye'nin bu ülkelerin sesini daha fazla duyurabilecek bir pozisyonda olduğunu düşünüyorum.
Gündem başlıklarına baktığımızda yenilenebilir enerjiye geçiş, sıfır atık uygulamaları, gençlerin sürece katılımı ve çevresel konuların öne çıkacağını görüyoruz.
Ancak benim bir sosyal bilimci olarak özellikle görmek istediğim konu; gençlik temsili, kapsayıcılık, istihdam ve eğitim başlıklarının daha fazla konuşulması.
Özellikle adil geçiş yaklaşımının enerji dönüşümüyle birlikte ele alınmasını çok önemli buluyorum.
Çünkü enerji dönüşümünü konuşurken insanların işlerini, eğitimlerini ve geleceğini de konuşmamız gerekiyor.
Görünen o ki COP31 daha çok enerji ve iklim odaklı ilerleyecek. Bu zaten doğal çünkü bir iklim konferansından bahsediyoruz.
Ancak ben sürdürülebilirliğin sosyal ve ekonomik boyutlarının da aynı ölçüde gündemde olmasını ve çevresel dönüşümle birlikte değerlendirilmesini önemli buluyorum.
