NATO Zirvesi'nde dünya liderleri mehter takımıyla karşılandı. Zirvenin en çok konuşulan ayrıntılarından biri olan bu karşılama, mehterin kökenine ilişkin merakı da yeniden gündeme taşıdı.

Yapılan çalışmalar Türklerde askeri musikinin izleri Orhun ve Yenisey yazıtlarına kadar uzandığını gösteriyor. Hatta Kaşgarlı Mahmut'un 11. yüzyılda kaleme aldığı Divânu Lügati't-Türk'te Türklerin savaş sırasında davul ve boru kullandığından söz ediliyor. Bu sesler yalnızca askere tempo vermek için değildi. Orduyu diri tutuyor, birlik duygusunu güçlendiriyor, düşmana da daha savaş başlamadan gücün nerede olduğunu hissettiriyordu.
MEHTER'İN ATASI: ‘NEVBET’
İslamiyet'in kabulünden sonra bu gelenek Türk-İslam devletlerinde daha belirgin bir devlet sembolüne dönüştü. Abbasilerden Selçuklulara, Harzemşahlardan Memlüklere kadar pek çok devlette hükümdarın sarayı önünde belirli vakitlerde davul ve zurna çalınmasına “nevbet vurmak” denildi. Nevbet, sıradan bir müzik icrası değildi. Bir hükümdarın başka bir beye davul, sancak ve nevbet hakkı vermesi, onun hakimiyetini tanıması anlamına geliyordu. Yani mehterin atası sayılan bu gelenekte müzik, aynı zamanda iktidarın diliydi.

Osmanlı bu mirası Selçuklulardan devraldı. Süleyman Sırrı Güner'e ait "Osmanlı Musikisi ve Mehter" adlı eserinde aktarılan rivayete göre Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud, 1289 yılında Osman Bey'e bağımsızlık alameti olarak tuğ, sancak, davul, nakkare, boru ve zil gönderdi. Osman Bey'in bu nevbeti ayakta dinlediği, bunun da Osmanlı'da uzun süre padişahların mehteri ayakta dinlemesi geleneğine dönüştüğü anlatılır. Tarihçiler bu rivayetin sembolik yönüne dikkat çekse de Osmanlı'nın Selçuklu nevbet geleneğini alıp büyüttüğü genel kabul görür.
Mehterin asıl kurumsallaşması ise Fatih Sultan Mehmet döneminde gerçekleşti. O, Selçuklu sultanına hürmet gerekçesiyle sürdürülen ayakta dinleme adetini kaldırdı. Mehterhaneyi daha düzenli bir devlet kurumuna dönüştürdü. Artık mehter yalnızca törenlerde çalan bir topluluk değildi; ordunun yürüyüşünde, seferde, kalelerde, sarayda ve devlet protokolünde görünür bir güç gösterisiydi.
MEHTER TAKIMININ ÖZELLİKLERİ
Zaman içinde mehter takımları “kat” adı verilen büyüklük ölçüleriyle anılmaya başlandı. Bir kat, her çalgıdan birer tane bulunması demekti. Padişah mehteri en görkemli takımdı. Bu takım Dr. Şule Yum'un "Mehter Musikisi" makalesinde dokuz katlı, Evliya Çelebi'de ise on iki katlı olarak geçer. Veziriazamın, vezirlerin ve paşaların mehterleri ise rütbelerine göre daha küçük düzenlenirdi. Böylece devlet hiyerarşisi yalnızca sarayda ya da orduda değil, müziğin sesinde de duyulurdu.

Mehterin çalgıları açık havaya, kalabalığa ve savaş meydanına göre seçilmişti. Zurna, boru, nakkare, zil, davul, çevgan ve kös bu yüzden güçlü ses veren kaba sazlar arasındaydı. İçlerinde en çarpıcı olanı kös idi. Büyük bakır gövdesi ve gerilmiş derisiyle kös, savaş meydanının en ürkütücü seslerinden birini çıkarıyordu. Evliya Çelebi bazı kösleri “hamam kubbesi kadar” diye tasvir eder. Deve, hatta fil üzerinde taşınan bu dev davulların sesi, kaynaklarda gök gürültüsüne benzetilir.
DÜŞMANA KORKU VEREN SES
Bu sesin amacı yalnızca müzik yapmak değildi. Mehter, savaşta bir psikolojik güçtü. Askerin cesaretini artırıyor, yürüyüş temposunu düzenliyor, düşmanın moralini bozuyordu. Davullar, zurnalar ve kösler aynı anda çalmaya başladığında ortaya çıkan ses, Osmanlı ordusunun daha görünmeden duyulmasını sağlıyordu. Bu yüzden mehter, savaş meydanında kılıç kadar kadar etkili bir sembol haline geldi.
Barış zamanında da mehterin sesi devletin varlığını duyururdu. Sarayda, kalelerde, elçi kabullerinde, sünnet düğünlerinde, şenliklerde ve belirli vakitlerde nevbet vurulurdu. Bu törenlerde çalınan müzik, halka devletin ayakta olduğunu, düzenin sürdüğünü ve iktidarın merkezde toplandığını hatırlatırdı.
Mehter yürüyüşünün herkesin bildiği gibi kendine özgü bir düzeni vardı. Takım “Kerim Allah, Rahim Allah” temposuyla ilerler, üç adımda bir durur, sağa ve sola hafifçe dönerek selam verirdi. Bugün gösterilerde izlenen bu yürüyüş, geçmişte hem askeri disiplinin hem de manevi birlik duygusunun bir parçasıydı.
DÜNYAYA YAYILDI, İLHAM VERDİ
Mehterin etkisi Osmanlı sınırlarını da aştı. 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa orduları Osmanlı mehterinden etkilenerek kendi askeri bandolarını kurdu. Ardından Batı müziğinde “Alla Turca”, yani Türk üslubu modası başladı. Mozart'ın ‘Rondo Alla Turca'sı, Beethoven'ın ‘The Ruins of Athens’ eserindeki Türk Marşı, Haydn ve Gluck'un bazı besteleri bu etkinin en bilinen örnekleri arasında gösterilir.
1826 yılında II. Mahmud Yeniçeri Ocağı'nı kaldırınca mehterhane de kapatıldı.
Yerine Batı tarzında örgütlenen Muzıka-i Hümayun kuruldu. Böylece Osmanlı askeri müziğinde yeni bir dönem başladı.
Mehter ise uzun süre sessiz kaldı.
Cumhuriyet döneminde mehterin yeniden canlandırılması için çeşitli girişimler yapıldı. Asıl dönüş ise 1953'te, İstanbul'un fethinin 500. yılı kutlamaları sırasında gerçekleşti. Mehter takımı yeniden kuruldu ve Askeri Müze bünyesinde faaliyet göstermeye başladı.
Mehter, Orta Asya'dan Selçuklulara, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan uzun bir devlet hafızasının sesi. Başlangıçta bozkırda vurulan davul ve çalınan boru, yüzyıllar içinde egemenlik alametine, savaş meydanlarının psikolojik gücüne ve dünyanın en eski askeri müzik geleneklerinden birine dönüştü.
(Kaynaklar: "Mehter Musikisi" Dr. Şule Yum, "Osmanlı Musikisi ve Mehter" Süleyman Sırrı Güner, "Mehter ve Marşları" Necmeddin Şahiner)
Odatv.com