Makroekonomik istikrarı kalıcı olarak sağlamadan Çin’in yaptıklarını -hadi imkânsız demeyeyim- yapmak çok zor. Çünkü o istikrarsızlığı doğuran sadece ekonomi politikasındaki maceralar değil, aynı zamanda yapısal sorunlar ve anlayış.
Çin’in sanayisini hem gelişmiş teknoloji ürünlere yönlendirmesi hem ileri teknoloji geliştirmesi hem de bu işleri rakiplerine kıyasla daha düşük maliyetle yapması tedirginlik veriyor. Son yazımda Fransa Planlama Teşkilatı’nın yenilerde yayımlanan bir çalışmasına dikkat çekmiştim. Üzerinden birkaç ay geçmeden yeni bir rapor daha çıktı. Başlığı şöyle: Çin’in 15. Beş Yıllık Kalkınma Planı: Pekin Hızlanıyor, Peki ya Biz?
Amacım Türkiye’ye bakmak
Bu raporu değerlendirmek üzere bu yazıyı kaleme almıyorum. Amacım ‘aynaya bakmak’; Fransa Planlama Teşkilatı’nın ‘ya biz? sorusundaki ‘biz’i biz yapmak; yani Türkiye’ye bakmak.
Önce şu gerçeği bir kez daha yinelemekte fayda var: Makroekonomik istikrarı kalıcı olarak sağlamadan Çin’in yaptıklarını -hadi imkânsız demeyeyim- yapmak çok zor. Çünkü o istikrarsızlığı doğuran sadece ekonomi politikasındaki maceralar değil, aynı zamanda yapısal sorunlar ve anlayış. Mesela 1994’e gidin; döviz kurunu birkaç ayda üç katına çıkarıp enflasyonu yüzde 60’lardan yüzde 140’lara sıçratan elbette ekonomi politikasıydı ama o politikanın uygulanmasına yol açan bir kurumsal yapı vardı. Yüksek kamu açıklarının Merkez Bankası tarafından finanse edilmesi serbestti. Dahası, bütçe açığı çok yüksekti.
Anlayış kısmı da önemli. İnternette aratılınca hemen bulunuyor: Mesela rahmetli Turgut Özal’ın Kasım 1987 genel seçimlerinden önce söylediği meşhur söz: “Ben seçimden önce zam yapacak kadar enayi miyim?” Evet, öyle de oldu. 1987’nin ilk on bir ayında fiyatlarını kamunun belirlediği çoğu mal ve hizmet ürününe zam yapılmadı. O sırada yıllık enflasyon yüzde 35 dolaylarındaydı. Seçim biter bitmez yüzde 20’yi aşan zamlar yapıldı. Enflasyon beş ay sonra yüzde 75’e, sonra da yüzde 85’e fırladı. Rahmetli Demirel’in de mümtaz bir sözü var: “Kim ne veriyorsa ben beş fazlasını veriyorum.” Ya da 2023 seçimleri öncesindeki 1-1,5 yıllık döneme bakalım: Enflasyon yüzde 80’lerde, kredi faizleri yüzde 10’un altında. Sonrasını biliyoruz. Üç yıldır o dönemde oluşan tahribat onarılmaya çalışılıyor ama amaçlanan hedeflere ulaşılamıyor.
Şöyle de düşünülebilir: Türkiye’nin temel ekonomik sorunları belli. Bir kısmının çözümü oldukça kolay, bir kısmı için bayağı uğraşmak gerekiyor. Verimliliği artırmak, daha yüksek teknolojili bir üretim yapısına geçmek ve böylelikle ihracat pazarlarımızdaki ülkelerin gelirleri artarken bizden çok daha fazla mal almalarını sağlamak kolay iş değil. Özenle hazırlanmış bir sanayi politikası gerekiyor. Bunu yapabilecek liyakatli kadrolarınız var mı? Kaldı ki tek başına liyakat yeterli değil. Gerekli koşul, o olmadan olmuyor ama yeterli değil. Süreç içinde 'kaybedenler’ olacak zira bazı sektörler küçülecek. Oralarda çalışanları yeni alanlarda nasıl istihdam edeceksiniz? Beceri artırıcı programlar uygulayabilecek misiniz? O uzmanların önerecekleri politikaların siyaseten yapılabilirlikleri önemli. O politikaları uygulayacak siyasi sabır var mı? Önemli bir süreye ihtiyaç var. Ama o sürede birkaç seçim yaşanacak. Kolay iş değil kısacası.
Aynı özü farklı biçimlerde ele almak yararlı bir iş
Ama kısa sürede yapılacak işler de var. Onları yapıyor muyuz peki? Bir kısmını bu siyasi ortamda yapmıyoruz, ne yapması, o sorunları giderek ağırlaştırıyoruz. Yargı sistemi mesela. Hızlı çalışmamasından şikâyet edilirken şimdi bir de ne kadar adil olduğu sorusu gündemde. Ya da ihale yasasını alın; değiştirmek çok mu zor? Değil ama değiştirilmiyor. Hep dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum. Olsun; aynı özü farklı biçimlerde ele almak yararlı bir iş. Böyle de devam edeceğim.