Chicago'da, Jackson Park'ın ortasında, 70 metrelik gri bir granit kütle göğe uzanıyor. Pencere yok denecek kadar az, yüzeyi neredeyse tamamen kapalı. Tepesinde, her biri 1.5 metrelik beton harflerle Barack Obama'nın söylediği bir cümle yazıyor: "You Are America." (Sen Amerikasın!) Bir yapıdan çok bir anıt niteliğinde olan Obama Presidential Center Obama Başkanlık Merkezi), 19 Haziran'da, köleliğin sona erişini simgeleyen “Juneteenth” gününde açıldı. Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk siyahi başkanının mirasını anlatan bir merkezin bu tarihte açılması, yapının daha ilk günden yalnızca mimari değil, politik bir metin olarak okunmasını gerektiriyor. Merkezin görünen iddiası geçmişi muhafaza etmekten çok gelecek için kamusal bir hareket alanı kurmak.
TAŞTAN BİR CÜMLE
Mimarları Tod Williams ve Billie Tsien, yarışma ile gerçekleştirdikleri bu kuleyi bir alevi koruyan dört el olarak tarif ediyorlar. Açılışın ardından ise yapıya "Obamalisk" “ Obamarama” “ Obamausoleum” gibi isimler takıldı. Çünkü yapı mimarisi ile bir dikilitaşı, bir mozoleyi andırıyor. Bu tasarımda bir başkanlık merkezi değil, taştan bir cümle inşa edilmiş gibi. Tsien'in kendi ifadesi ile: "Onun hakkında, ama onun için değil." deniyor Obama Merkezi için. Bir yapı, kurucusunu anlatmak için var ama ona hizmet etmediği söyleniyor! sanırım siyasi mimarlığın bütün gerilimi burada.
Amerikan başkanlık kütüphanesi geleneği Franklin D. Roosevelt’in 1939’da kişisel ve başkanlık belgelerini federal hükümete bağışlamasıyla başladı. 1955 tarihli “presidential libraries act” (başkanlık kütüphaneler yasası) ise özel kaynaklarla inşa edilen, daha sonra Ulusal Arşivler tarafından yönetilen başkanlık kütüphanelerini kurumsal bir modele dönüştürdü. Bu yapılar yalnızca arşiv değil, eski başkanların kendilerini nasıl hatırlatmak istediklerini gösteren mimari otoportreler oldu. Lyndon B. Johnson’ın Austin’deki brutalist kütlesi güç ve ağırlığı, Ronald Reagan’ın Kaliforniya’daki hacienda benzeri kompleksi muhafazakâr Amerikan refahını, Bill Clinton’ın Arkansas’taki konsollu metal yapısı ise “21. yüzyıla köprü” söylemini temsil ediyordu.
YIKINTI YATIRIMI
Winston Churchill, 1943'te bombalanan Avam Kamarası'nın yeniden inşası tartışılırken şunu söylemişti: "Biz binalarımızı biçimlendiririz, sonra binalarımız bizi biçimlendirir." İktidar da böyle bir yer. Önce bir söylem üretiliyor sonra o söylemin tüm uçuculuğu taşta, betonda yeni yapıda somutlaştırılıyor. Gücün o anda orada olması yetmiyor, sonsuzluğa taşınması ve hep hatırlanması için zemine çakılması gerekiyor. Albert Speer, Hitler için tasarladığı yapılarda buna açıkça "ruinenwert", (yıkıntı değeri) ismini vermişti: Bir bina, bin yıl sonra Roma'nın sütunları gibi asil bir harabe bırakacak şekilde tasarlanmalıydı. İktidarlar burada tarihe değil, tarihin enkazına yatırım yapıyorlar. 14. Louis'e atfedilen "L'État, c'est moi” (Devlet benim) cümlesi Versay'ın simetrisinde mimari bir karşılık bulur: Bahçeler, güneşin bile kralın etrafında döndüğü bir atmosfer kurar. Çavuşesku’nun Bükreş'teki devasa sarayı ise halkın adını taşır, "Casa Poporului". (Halkın Evi) Oysa geçen aylardaki ziyaretimde bana anlatılana göre halkın büyük çoğunluğu ömürlerinde o kapılardan hiç geçmemiş. İsim epey kamusal, ancak mekân değil.
Bu çelişki rastlantı değil, biraz da yapısal. Michel Foucault, mekânı doğrudan iktidarın dilinden okur: "Mekân, her türlü ortak yaşamın temelidir; mekân, her türlü iktidar icrasının da temelidir." Ona göre bir kütüphane rafının dizilişi, bir koridorun genişliği, bir meydanın açıklığı bile masum değildir. Bunlar bedenleri, hareketleri, dolayısıyla yurttaşlığın biçimini düzenler. Henri Lefebvre ise bir adım öteye gidiyor: Mekân önceden var olan boş bir kap değildir, toplumsal ilişkilerin ürünüdür ve aynı zamanda o ilişkileri yeniden üretir. Bir meydanın kamusallığı girişin bedava olması ile değil, kimin orada söz alabildiği ile ilgili. Hannah Arendt ise farklı, daha umut verici bir yerden ele alıyor siyasi mekânı. O’na göre bu mekanlar birer "görünüş alanı" yani insanların birbirinin karşısına çıkıp konuştuğu, ortaklaşa bir şeyler ürettikleri yerler; taş yalnızca bu karşılaşmayı barındırabilir veya engelleyebilir, insanlar olmadan kendi başına üretemez.
BASINDA TEPKİLER
İşte Obama Merkezi'ni sıradan bir örnek olmaktan çıkaran da çok iyi düşünülmüş olan bu üçlü yapısı. Kampüsün içinde kütüphane, spor sahası, bahçeler, oyun alanları yer alıyor ve bunlar Arendt'in tarif ettiği türden gündelik bir karşılaşma zemini kurmayı amaçlıyor. Washington Post kulenin kapalılığını meşhur "biçim işlevi takip eder " ilkesiyle savunurken Financial Times onu "tehditkâr, yabancı bir nesne" olarak okudu. Aynı granit kütle hem bir fener hem bir kale olarak görülebiliyorsa mimarinin ortaya konuşu değil, demek ki algılanışı da sadece estetik değil siyasi bir mesele. Obama Merkezi’nde kampüs "biz" derken kule ısrarla "ben" diyor gibi. Foucault'nun yaklaşımı ile burada iktidar kendini yalnızca anlatmıyor, mekân aracılığıyla yeniden üretiyor. "Geleceğin lideri", "iyi yurttaş" gibi kavramları alttan alta sanat eserleri, peyzaj düzenlemesi ve yürütülen programlar yoluyla hep diri tutmayı amaçlıyor.
Kuşkusuz bir yapının siyasi anlamı ne mimarların tasarımları ile ne de açılış gününde verilen mesajlarla sabitlenemiyor. Hatta bunlar bir yapı için sadece bir başlangıç olabilir. Yapının asıl sözü, duvarlara tipografik olarak özenle işlense de asıl olarak zaman içinde kullanıcıları tarafından sürekli değişerek yeniden yazılır. Obama Merkezi'nin gerçek sınavı da granit kulenin görkemli sembolizminde değil, South Side sakinlerinin o kütüphaneyi, sahaları, bahçeleri gerçekten kendilerine mal edip edemeyeceğinde olacak. Bir cepheye "You Are America" yazmak, o cümleyi doğru kılmaz. Bakalım Amerika, Obama’nın kurduğu idealizm ile ne kadar buluşabilecek.