Teknolojiyle birlikte çevremizden çok telefonlarımıza odaklandığımız bir dünyada yaşıyoruz. Günlük işlerimizden sevdiklerimizle iletişimimize kadar hayatımızın büyük bölümü ekran karşısında geçiyor. Neredeyse tamamen görüntülü konuşmalar üzerinden kurgulanan TOD TV dizisi “Baş Başa” da değişen ilişki ve iletişim biçimlerini merkeze alıyor. Dizinin başrolleri, Melahat (Melo) ve Rüzgar’a (Ruzo) yaşam veren Selin Şekerci ve Ali Yoğurtçuoğlu ile hem yapımı hem de yaşamı konuştuk.
- Melo'ya yaşam verme kararını nasıl verdiniz?
Selin Şekerci: Daha önce bizde denenmemiş bir formatın ilk temsilcisi olmak heyecan veriyor zaten. Üzerine bir de okuduğum kadının sesi tonu bana o kadar ben gibi hissettirdi ki daha o zaman nasıl oynayacağımı hayal etmeye başladım. Ve şuydu: “Çabasız kendin gibi olmayan çalış” motivasyonuyla hayal ettim Melo’yu.
- Ruzo’yla tanıştığınızda zihninizde nasıl bir karakter canlandı? Kendisini oynarken ilk baştakine göre düşüncelerimde değişiklik oldu mu?
Ali Yoğurtçuoğlu: Açıkçası senaryoyu ilk okuduğumda bana aslında çok da uzak olmayan bir karakterden söz ediyorduk. En azından rutinleri: Bisiklete biniyor olması, dışarıda ve doğada vakit geçirmesi, spor yapmayı seven biri olması… O yüzden oynarken çok yabancı gelen bir tarafı olmadı. Tabii şunu söyleyebilirim: Biz kafamızda ne kadar canlandırırsak canlandıralım, dizide uzaktan ilişki yaşayan ve ekran üzerinden iletişim kuran bir çifti anlatıyoruz. Bu yüzden Selin’le yaptığımız provalar ve çekimlerden önceki diyaloglarımız karakterin şekillenmesinde en belirleyici unsur oldu. Karakterin ne kadar flörtöz, ne kadar sempatik olduğu ve izleyicinin ekranda göreceği pek çok ayrıntı aslında Selin’le yaptığımız okumalarda ve provalarda şekillendi.
UZAKTAN İLİŞKİ MÜMKÜN MÜ?
- Yapım uzaktan ilişkiyi konu ediniyor. Bu konuya sizin bakış açınız nasıl? "Yapabilirdim" veya "yapamazdım" der misiniz?
S. Şekerci: Yapamazdım bence. Ben özleyince öfkelenen biriyim, özledim diyemediğimden belki de kendi arzumuz dışında uzak kalma fikri beni yorardı, üzerdi, beceremezdim.
- Yine de uzaktan ilişki sizce günümüzün çevrim içi yaşam koşullarında eskisinden daha mı mümkün?
A. Yoğurtçuoğlu: Görsel iletişim çağındayız ve bu kesinlikle bir şeyleri kolaylaştırıyor. Ancak etrafımda uzak ilişki yaşayan arkadaşlarım var ve yine de insan partnerini yanında istiyor. O yüzden ne kadar kolaylaşmış gözükse de hâlâ o temel hasret kısmının geçerli olduğunu düşünüyorum.
S. Şekerci: Bence mümkün değil başarabilene de benden kocaman bir alkış, saygıyla önlerinde eğiliyorum.
- Dizi neredeyse tamamen ekran karşısında geçiyor ve bu yönüyle günümüzdeki dijitalleşme ve ekran bağımlılığına oldukça güzel bir atıf var. Sizin kişisel olarak dijital sınırlarınız var mı? Ekran süreniz ne kadar?
S. Şekerci: Çok dijital bağımlılığı olan biri değilim. Hatta sosyal medya kullanımımı kötü bulurlar, çok beceremem. Ekran sürem bazen artıyor ama en büyük nedeni maalesef pandemiyle birlikte gelen sevdiklerimle görüntülü konuşma meselesi. Çok evden çıkmayan biri olarak üşengeçliğime müthiş bir eşlikçi oldu görüntülü konuşmalar. Bir de aileyle farklı şehirlerde yaşayınca vazgeçilmezin oluyor, tıpkı Melo gibi.
- Çevrimiçi terapi, pandemi ile birlikte yaşamlarımızda daha sık yer bulan yeniliklerden. Bu açıdan bakınca bir çevrimiçi terapisti canlandırmak nasıl bir deneyimdi?
S. Şekerci: Yıllardır düzenli terapi alıyorum ve ne yalan söyleyeyim demin de belirttiğim gibi pandemi koşulları işime geldi. Eskiden terapiden, bazı şeylerle yüzleşmekten kaçtığım anlar olurdu ve kalkıp gidemez, kendimi sabote ederdim. Çevrimiçi terapide bir bahanem kalmadı ve bir asker gibi devam edebildim ve çok iyi gelmişti. Kendi alanımla başbaşa olmak, güvenli bir yerden doktorumla konuşmak çok rahat hissettirmişti. Öyle bir yerden de Melo’yla bağ kurdum aslında. Daha çıplak ama utanmadığın bir hal gibi geliyor bana.
- Melo yayın açtığında ekrana takipçi yorumları da geliyor. Siz olsanız Melo'ya nasıl bir yorum gönderirdiniz?
S. Şekerci: Hımm burası biraz sert... Ben terapistimi sosyal medyada görmek istemeyebilirdim ya.
- Genç yaşta tanınan oyuncular zamanla kariyerlerini yeniden inşa etme sürecine giriyor. Siz kariyerinizde böyle dönemler yaşadınız mı?
S. Şekerci: Öyle bir sürece istemsiz giriyorsunuz. Sektörün gerçekleriyle yüzleşmeniz gerekiyor. Bunlarla barışmaya çalışmak, o halde içeride kalmaya çalışmak zaten başlı başına bir inşa oluyor. Kariyerden ziyade psikolojini yönetmeye de dönüşüyor böyle olunca, yolda değişiyor. Kariyer yolculuğunu bir ev olarak düşünürsek; işte kullandığın malzeme, baktığın pencere sayısı, kaç odalı olacak... Sadece temelini attığın yer sabit kalıyor. Kat mı çıkıyorsun yıkıp yeniden mi yapıyorsun tamamen senin psikolojini bu değişen dinamiklerde nasıl yönettiğinle ilgili. Ben de bazen balyozla dalıp çıkasım gelse de şimdilik o evi güzelleştirmeye çalışıyorum.
- Kamera karşısında "iyi görünmek" ile "gerçek görünmek" arasında sizce nasıl bir denge var?
S. Şekerci: Oynadığın karakterle bezediğin bir şey bu bence. Ben karakterin fiziksel olarak iyi görünmesi gerekip gerekmediğiyle ilgileniyorum Selin’in değil. O zaman gerçeğe yaklaşıyorum kendimce.
- Kendinizle ilgili son yıllarda keşfettiğiniz şey nedir?
A. Yoğurtçuoğlu: Galiba kaygıya düşündüğümden daha fazla meyilliyim. Günümüz şartlarının da tabii ki etkisi var ama yaş aldıkça, eskiden daha rahat baş ettiğimi düşündüğüm şeyler beni daha fazla kaygıya meyil ediyor. Onun dışında hem fiziksel hem psikolojik anlamda düşündüğümden daha sabırlı ve dirayetli bir insanım. Doğada da yalnız kalma fırsatım oldu son yıllarda. Tabii ki korkarak yaptığım ama bana çok şey kattığını keşfettiğim bir şeydi. Kendime, kendi kararlarıma, kendimi yeni bir şeyin içine atmada daha fazla güveniyorum artık. Tabii ki bu bir tezat: Hem kaygılı olmak kaygıya daha fazla meyilli olduğunu keşfetmek ama bir yandan da kendini o noktada bilinmeze biraz daha atmak konusunda bir çelişki var. Bunun arasında gitgeller yaşıyorum.
- Artık eskisi kadar önemsemediğiniz şey ne?
S. Şekerci: İnsanların gözünde iyi görünmek.
- Kariyeriniz boyunca, “İyi ki almışım” dediğiniz risk hangisiydi?
A. Yoğurtçuoğlu: Herhalde kariyerimin başlangıcında, DTCF’nin oyunculuk bölümüne girmemdir. Çünkü ilk denememde giremedim ve üç yıl boyunca ailemin de desteğiyle sınava hazırlandım. Bu bir riskti. Arkadaşları okullara girip, kendi mesleklerini okuyup üçüncü sınıfa geldiklerinde ben daha yeni oyunculuğa girebilmiştim ama iyi ki bu kararı almışım. Mesleği profesyonel olarak yapmaya başladıktan sonra, aslında çok fazla risk almadığımı düşünüyorum. Tabii risk aldığım işler de oldu. Aklıma ilk gelen, "Zaman Makinesi 1973" filmi. O projede oyunculuk anlamında ilk kez minimal bir performans denemiştim. Çünkü oyunculuğuma baktığınızda, genellikle zıtlıkların daha belirgin olduğu karakterlerde yer aldığımı söyleyebiliriz. O filmde ise daha sade bir oyunculuk denedim ve çok tatmin edici bir sonuç aldım.
‘KORKMAKTA HAKLILAR’
- Sizce Ruzo mu Melo'dan korkuyor yoksa Melo'mu Ruzo'dan?
Selin Şekerci: Bence ikisi de birbirinden korkuyor. Ortak korku mudur bilemem ama birini çok sevmek ve gönülden arzulamak günümüz şartlarında tuhaf bir mesele haline geldi. Bir de işin içine uzak mesafe girince kahramanlarımız sürekli frene basıyor. Ben Selin olarak yakın mesafede bile bu kaygıyı hissederken onların korkusunu çok haklı buluyorum.
Ali Yoğurtçuoğlu: Bence ikisinin de korktuğu şey birbirleri değil, ilişkinin kendisi. En azından Ruzo'nun. Bağlanmakla ilgili bir korkusu varmış gibi geliyor bana. Bir yandan zaten uzaktan yürütülen ve bir yaz aşkı olarak başlayan bir ilişkiden bahsediyoruz. Bu yüzden ikisinin de duygusal anlamda yatırım yapmaktan biraz çekindiğini, tabiri caizse yoğurdu üfleyerek yediklerini düşünüyorum.
‘BEN’DEN ‘BİZ’E
- Bir karakteri inşa ederken önce psikolojisini mi yoksa bedenini mi kurarsınız?
A. Yoğurtçuoğlu: Eğer tiyatroysa metinde, dizi veya filmse senaryoda yani hikâyenin kendisinde, cümle aralarında ararım. Karakterin psikolojisine dair detayları metin çözümlemesiyle bulmaya çalışırım ve karakteri onun üzerine inşa ederim. Eğer metinde bedenle ilgili bir özellik varsa onun üzerine gider ve bunu karaktere eklerim. Ama dizilerde bir karakterle uzun süre hemhâl olma fırsatını yakalayamıyoruz. Bir karakteri 30 bölüm oynamakla beş bölüm oynamak arasında büyük bir fark var. Festival filmlerini saymazsak bizde oyunculara genellikle uzun bir hazırlık süresi tanınmıyor. Bu yüzden bedenle ilgili inşa edeceğim unsurları onunla daha fazla vakit geçirebildiğim projelerde geliştirebiliyorum.
- Uzun süredir televizyon, dijital platform ve sinemada çalışıyorsunuz. Oyunculuğa yaklaşımınız ilk yıllara göre nasıl değişti?
S. Şekerci: Eskiden daha heyecanlıydım. Sadece karaktere yoğunlaştığım bir hal vardı üzerimde. Uzun süre bu mesleği yapıp dinamikleri öğrenince bütününe bakmayı da öğreniyorsunuz. Biraz daha “ben”den “biz”e geçtim galiba.
BAŞARI VE BEKLENTİLER
- Son yıllarda sizi en çok besleyen şey nedir?
S. Şekerci: Ben kolektifle heyecanlanan biriyim. Beraber birşeyler yaratabileceğim insanlarla ilişki kurmak beni müthiş besliyor ve yalnızlığın kötü bir şey olmadığı gerçeğine de merhaba deyince kendi sınırlarını çizip seni besleyen insanlarla istediğin vakti geçirebiliyorsun. Bence bu müthiş bir şey.
- Başarı bugün 10 yıl öncesine göre farklı bir anlam taşıyor mu?
A. Yoğurtçuoğlu: Başarı kelimesi benim için artık daha uzak durduğum, 10 yıl önce daha hırslı olduğum ve bunun daha fazla dayatıldığı bir dönemdi. Artık başarının göreceli olduğunu ve insanlara gereksiz bir stres yükleme dışında bir işlevi olmadığını düşünüyorum. Başarı dediğin şey hem mesleki hem ilişki anlamında toksik olan her şeyden uzak durmak olabilir. Onun dışında çok da bir şey ifade etmiyor artık.
- Yaşamın hangi döneminde kendinizi en çok değiştirdiğinizi düşünüyorsunuz?
S. Şekerci: 30 yaşından sonra işler değişiyor. Sen değiştirmiyorsun, akış seni oraya getiriyor. Yetişkinliğe merhaba dediğin ama aşırı yeni, tanımadığın bir evreye giriyorsun.