Ana içeriğe geç

Düşük güven, yüksek risk primi ve faizler

Düşük güven, yüksek risk primi ve faizler
Ekonomim.com
16

1940’lardan beri Türkiye Cumhuriyeti’nin sermaye ve tasarruf sahipleriyle ilişkisi hep problemli oldu. (Bu görüşü Osmanlı dönemine de taşımak mümkün. 1923 sonrasında ise eskinin eskide kaldığı bir temiz sayfa açılmıştı, ancak maalesef ki bu uzun sürmedi.)

Doğru ve akılcı kamu politikalarıyla, orta ve uzun vadeli planlamalarla, sadece bazı gerekli teknoloji ve know-how transferleriyle 15 yıl gibi bir sürede nasıl neredeyse sıfırdan bir ekonomi inşa edilebildiğini gördük. Ancak sonrasında işler giderek karışmaya, siyaset vizyonsuzluğa ve kısa vadeye saplanmaya, kamu ise liyakatsizleşmeye ve plansızlaşmaya başladı.

Cumhuriyetin ilk döneminde büyük zorluklara rağmen bir ödemeler dengesi krizi yaşadık mı? Hayır. Ama sonrasında, bağımsız bir kalkınma politikasından bihaber iktidarlar katma değer üretemedikçe giderek daha çok halkın tasarruflarına göz dikmeye ve yurtdışından kaynak sağlamaya yöneldiler. Bu da krizlere açık, stop-go şeklinde tanımlanabilecek bir ekonomik yapı yarattı.

1940’tan beri halkın tasarruflarına el atma çabalarını ve bunların yarattığı etkileri kısaca özetlersek:

1942 Varlık vergisi-Mülkiyet hakkının yok sayılması algısı ile birlikte yurtdışına kaçış

1961 Tasarruf bonosu-Zorunlu borçlandırma ile tasarrufların eritilmesi

1970-80’ler-finansal baskılama (mevduata eksi reel faiz) yoluyla tasarrufların eritilmesi

1982 Bankerler krizi-Kamunun denetimsizliği sonucu birikimlerin batması

1990’lar-Zorunlu tasarruf kesintileri yapılması ve bunların nemalandırılmaması

1994-2001-2018 devalüasyonları-Tasarrufların döviz değerinin yüksek oranda azalması

2021-23-Bir kez daha finansal baskılama yoluyla tasarrufların eritilmesi

Bu liste istimlakler ve imar kanunu değişiklikleri ile gayrimenkul yatırımlarının güvencesini zedeleyen uygulamalara da genişletilebilir. Devalüasyonlar ise bilinçli bir politika tercihi olmasalar bile neticede bizzat ekonomi politikalarındaki zaafiyetler nedeniyle TL tasarrufların değerini düşürdü ve tasarruf sahiplerini dövize yöneltti.

Bu uygulamalar ve yüksek enflasyon nedeniyle Türk tasarruf sahiplerinin yıllar içerisinde birikimlerinin ciddi bir kısmını yurt dışına çıkarmış olmaları ve döviz ve altın yatırımlarına yönelmeleri şaşırtıcı değil tabii ki. Devletin tasarruf sahibinin nezdinde güvenini kaybetmiş olması bir anlamda kamunun risk primini artıran bir olgu. Bu şartlar altında da ekonomik performans belirgin bir şekilde zayıflamaya devam etse bile Merkez Bankası’nın TL faizleri tasarruf sahibini tatmin edecek kadar yüksek tutmaktan başka bir çaresi de yok. Aksi takdirde yeniden bir dövize yönelim ve buna paralel olarak sıcak para çıkışları, ve yeni bir devaluasyon olgusu gibi ne ekonomik olarak, ne de siyaseten istenmeyen bir noktaya gelinebilir. Öte yandan, TL’nin her geçen gün artan değerliliği ne kadar sürdürülebilir, o da ayrı bir soru işareti tabi.

Kaynağa Git

İlgili Haberler