Yinelemekte sakınca yok… Anadolu, sadece medeniyetlerin değil, aynı zamanda tarımın, buğdayın ve dolayısıyla ekmeğin de ana vatanı. Karacadağ eteklerinde ilk kez evcilleştirilen buğdaydan bu yana, bu topraklarda ekmek yalnızca karın doyuran bir gıda değil; bereketi, emeği, inancı ve paylaşmayı simgeleyen kutsal bir kültürel öge…
Hititlerden günümüze uzanan bu köklü serüven, Anadolu insanının fırınla, ateşle ve hamurla kurduğu binlerce yıllık bağın en lezzetli özetidir.
Dün yazmaya başlamıştım: Sherwood Resorts and Hotels, Antalya'nın zengin gastronomi kültürünü yaşatmak ve yerel değerlerini dünyaya tanıtmak amacıyla gelenekselleştirdiği 07.07 Gastro Fest'i bu yıl altıncı kez gerçekleştirdi. Yerel ürünlerden ve köklerden ilham alan festivalde ekmekler de baş köşedeydi elbette…
Ben Asuman Dokgöz’ü ilk kez Çorum’da Hitit Mutfağı kitabı vesilesi ile tanımıştım. Bu kez karşıma yine birbirinden lezzetli Hitit Ekmekleri ile çıktı… Hatta ileri gidip Hitit usulü yaptık, şaraba ekmek banıp tadına baktık…
Anadolu'nun en eski ve en görkemli medeniyetlerinden biri olan Hititler (M.Ö. 1600 - 1200), ekmekçiliği adeta bir sanata dönüştürmüştü. Çivi yazılı Hitit tabletlerinde ekmek, Sümerceden gelen “Nında” kelimesiyle anılır.
Şaşırtıcı olan, Hitit mutfağında tespit edilmiş 100'den fazla ekmek çeşidinin bulunmasıdır. Hititler ekmeği sadece un, su ve tuzla yapmıyor; içine kimyon, susam, incir, bal, peynir ve çeşitli bitkiler katarak zenginleştiriyorlardı.