Dünya siyasi sisteminin köklü değişime uğradığının sık sık dile getirildiği bir dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa savunmasına katkısını azaltacağını ifade etmesinin pek de şaşırtıcı olmaması gerekir. Amerikan yönetiminin ileri sürdüğü görüşlere göre Avrupalılar, kendi savunmalarının gereklerini yerine getirmekte çok isteksiz davranmışlar ve savunma maliyetlerinin Amerika tarafından karşılanmasını beklemişlerdir. Uzun süreden beri Amerikalılar NATO’nun Avrupalı üyelerine savunma harcamalarını artırmaları gerektiğini söylemekte ama bir türlü olumlu sonuç elde edememektedirler.
Böyle bir bekleyişin haklı olup olmadığı konusunda farklı düşünceler vardır. Bir grup düşünür, Amerika’nın Avrupa’yı, kendisini korumak için savunduğunu ileri sürmekte, Amerika’nın masraf etmesini de tabii karşılamaktadır. Diğer bazıları ise Amerika’nın özellikle Kıta’nın konvansiyonel savunmasında daha geniş bir rol almasını gerekli görmekte, askeri masrafların artırılmasını onaylamaktadır. Bu görüşün bir uzantısı olarak Amerika’nın NATO’dan ayrılacağı sözü bile arada sırada dolaşıma sokulmuştur. Anlaşıldığına göre, şimdilik Amerika’nın NATO’dan çıkması söz konusu olmasa bile Amerika, NATO’nun varlığını onun desteğine muhtaç olmadan sürdürmesine, yani Avrupa desteğine bağlı kılınmasına taraf gözükmektedir.
Sovyetler Birliği’nin nükleer füzeleri Amerika Kıtası’na gönderme kabiliyetini elde etmesinden sonra, Amerikalıların kendi büyük şehirlerini nükleer saldırıya açmak pahasına, Avrupa’yı savunmaya ne derecede hazır oldukları daima cevabı aranan bir soru olmuştur. Avrupa Kıtası’nda yürütülen mücadelenin olumlu seyretmemesi durumunda Amerikalıların nükleer hedef olmayı kabullenerek hasmın toprak edinmesini durdurmayı kabul edip etmeyecekleri sorusunun cevabını bilen yoktu. En önemli husus da galiba bu idi. Kimse Amerika’nın ne yapacağını bilmiyor ve kestiremiyordu. Belki de kendilerine hasmın yönelteceği füzeleri etkisizleştireceklerini düşünerek, nükleer stoklarını devreye sokarlar, nükleer bir çatışmaya girmekten kaçınmazlardı. Nükleer caydırıcılığın ruhunda da zaten bu bilinmezlik yatıyordu. Nükleer silahlara sahip olanlar bir ihtimal bu silahları kullanabilirlerdi. Özellikle karşı darbe (yani bir nükleer saldırıya uğrasa bile, hasma yüklenmeyi kabul edemeyeceği oranda zarar verebilecek bir karşılık vermek) kabiliyetini koruması, Amerika’yı Sovyetler açısından güvenilir olmaktan uzaklaştırıyordu. O zaman da Amerika’nın nükleer bir saldırıyla cevap verebileceği işleri yapmaktan uzak duruyorlar, yani cayıyorlardı.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa’yı savunması konusundaki tereddütleri süregelmekle birlikte, bu ülkenin her zaman Avrupa savunmasına koşma ihtimali mevcut olduğundan, caydırma sistemi işlemeye devam ediyordu. Sovyetler Birliği, Amerikalıların Avrupa’yı savunmak konusunda ne oranda samimi olduklarını sınamak konusunda fazla ısrarcı değildi. Ne de olsa, böyle bir sınama kendisinin de nükleer hedef olabileceği ön kabulünü gerektiriyordu. Böyle bir maceraya atılmanın gereği yoktu.
Trump döneminde Transatlantik ayrışma
Şu sıralarda Batı Avrupa liderlerinin zihnini kurcalayan soru, Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa kıtasını savunma taahhüdünün devam edip etmediğidir. Amerikan yönetimi (bunu Trump diye de okuyabilirsiniz) müteaddit defalar Avrupa savunmasından Avrupalıların sorumlu olduğunu ısrarla beyan etmiştir. Sorunun kesin cevabı bilinmese de, çoğu Avrupalı lider Bay Trump’ın Avrupa savunmasına pek ilgi duymadığını düşünmektedir. Bir kısmı Amerika’nın daha ziyade Çin ile mücadeleye öncelik vereceğini ileri sürerken, diğerleri bu ülkenin geleneksel infirat (izolasyon) politikasına dönmek istediğini söylemektedir. Farklı tezleri de olsa, böyle düşünmekte pek de haksız sayılmazlar. Bay Trump Vladimir Putin’e dostça yaklaşmakta, Avrupalı liderlerden farklı olarak, onun büyük bir lider olduğunu düşünmekte, diktatörlüğü üzerinde fazla durmamaktadır. Demokratik değerler üzerine inşa edilen Avrupa Birliği’nin üyeleri ise Bay Trump’ın Putin hayranlığını hoş karşılamamaktadırlar. Belki hatırlatılmasına gerek bile yok, Bay Trump Ukrayna’ya yapılan Amerikan askeri yardımını azaltmak yoluna gitmiş, böylece ifadesini Batı’ya karşı yayılmakta bulan Rus yayılmacılığına karşı direnen bu ülkeyi yalnız bırakmıştır. Bay Trump, Ukrayna’ya Putin’in isteklerini göz önünde bulundurarak bir anlaşmaya varmasını tavsiye etmektedir. Ukrayna ise toprak kaybı anlamını taşıyan bu yaklaşıma karşı direnmektedir.
Avrupa’nın nükleer alanda çok sınırlı kabiliyetleri olduğunu ifade etmeye belki gerek dahi yoktur. Fransa kendisinin ürettiği bazı silahlara sahip olmakla birlikte, bunları taşıyacak sistemler konusunda zayıf olduğu düşünülmektedir. Her halükarda, General Pierre Gallois’nın (Fransa’nın nükleer siyasetini belirleyenlerden teorisyen Fransız general) zamanından başlayarak, Fransa caydırıcılığı Moskova’nın yıkımını hedeflemek yoluyla kurmak istemiştir. Bunun karşılığında Sovyetlerin de Paris’i bombalamayacakları, böylece caydırıcı bir denklik kurulabileceğini düşünmüşlerdir. Silahların taşınması ise. uçaklarla yapılacaktır. Sadece Fransa için öngörülmüş bu türden bir caydırıcılığın bütün Kıta’nın savunması için yetersiz kalacağını söylemek için herhalde uzman olmaya gerek yoktur. İngiltere’nin nükleer programının ise Birleşik Devletler ile bir oranda bütünleşmiş olduğunu, bu nedenle güvenilir bulunmadığını da burada belirtmek gerekiyor. Tabii, hemen hatırlanması gereken husus, İngiltere ve Fransa’nın nükleer kabiliyetlerinin aynı sakınca ile malul oldukları, Kıta savunmasını sağlamakta yetersiz olacak kadar ufak kaldıklarıdır.
Avrupa yeni silah sistemlerini geliştirecek zamana sahip değil
Avrupa’nın aslında Amerikalılara teşekkür borcu olduğunu söyleyenler de var. Kıtanın savunması için Avrupalıların kendi silahlarını geliştirmeleri gerektiğini Amerikalılar hatırlatmışlardır. Ancak, şurası da açıktır ki, Avrupa yeni silah sistemlerini geliştirecek zamana sahip değildir çünkü Rusya Batı Avrupa yönünde ilerlemek ve toprak edinmek isteğini şimdiden açığa vurmuştur. Kısa bir süre önce nükleer başlık da taşıyabilen Oreshnik füzelerini Ukrayna’ya yönelttikleri saldırıda kullanmışlardır. Bunun yanında bir Romen hedefine de füze saldırısı düzenlemişlerdir. Herhalde burada denemek istedikleri, Amerika’nın Avrupa’yı savunma kararlılığının zayıfladığı bir dönemde, NATO’nun bir üyesine yönelik saldırı karşısında onu ne derecede savunmaya hazır olduğunu test etmektir. Bu sınama, özellikle kendilerini Rus yayılmacılığının bir sonraki hedefi olarak görme temayülündeki Baltık ülkelerinde büyük endişe yaratmıştır. Mizahın da eksik olmadığı Londra’da yayınlanan Economist dergisi, Litvanyalıların İkinci Dünya Savaşından sonra ilk defa Alman askerlerini ülkelerinde gördüklerini ve Almanların bu defa ülkelerini Ruslara karşı savunacaklarını düşündükleri için memnuniyetle karşıladıklarını dile getirmiştir.
ABD’nin kıta savunmasından ayrılması konusunda ne anlama geliyor? En azından söylenebilecek söz çekilmenin zamansız dile getirildiğidir. Bir şekilde Avrupa’nın kendi savunmasını tasarlayacak zamana sahip olacağı, bu dönemde Rusların herhangi bir saldırıda bulunmayacağı öngörüsünün doğru olmadığı kısa sürede anlaşılan bir Amerikan rüyasından ibaret kalmıştır. Yine de çok geç kalındığını söylenemez. Amerika Birleşik Devletleri’ne Avrupa’nın kendisini savunma hedefinin uzun vadeli bir plan olduğu, bu planın uygulanması sırasında ise Amerika’nın Avrupa savunmasına katkıda bulunmaya devam edeceği net biçimde açıklanabilir. Şurası kesindir ki, bu yapılmazsa, Avrupa’nın kendisini savunamayacağı düşünülecek ve diğer devletler planlarını ona göre yapacaklardır.