Fransız-Türk sanatçı Elvire Cheviron, L’École nationale supérieure des Beaux-Arts de Paris’te, 17 Haziran’da 23 eserin yer aldığı sergisiyle izleyici karşısına çıktı. Sergi, genç bir sanatçının kendi resimsel evrenini, beden hafızasını ve çağın içimize yerleşen huzursuzluğunu görünür kıldığı güçlü bir başlangıç niteliği taşıyordu.
Sergide yer alan resimler, Cheviron’un bugüne kadar biriktirdiği bütün soruları aynı yüzeyde topluyor: Beden nedir? Sınır nerede başlar? İnsan ne zaman figür olmaktan çıkar, ne zaman canavara, nesneye, oyuncağa, arzuya ya da yaraya dönüşür? Ve bütün bu dönüşümün ortasında resim neyi saklar, neyi açığa çıkarır?
Ankara’da doğan, İstanbul’da büyüyen Cheviron’un resmi, iki ülke, iki dil, iki kültür arasında oluşmuş bir belleğin izlerini taşıyor ama bu ara yerde durma hâli, yalnızca biyografik bir ayrıntı değil. Doğrudan resmin içine sızıyor. Figürler de tıpkı sanatçının belleği gibi tek bir yere ait olmuyor. Ne bütünüyle insan, ne bütünüyle hayvan, ne de bütünüyle nesne. Her şey bir dönüşüm hâlinde. Her şey biraz eksik, biraz fazla, biraz yaralı.
DÜŞÜNSEL İZLER
Cheviron’un sergisinde yer alan resimlerde Michel Foucault, Philip Guston, Peter Saul, Lee Lozano ve Maria Lassnig gibi isimlerin düşünsel ve plastik izleri hissediliyor. Ancak sanatçı bu izleri akademik bir referans gibi değil, kendi beden hafızasından, kendi karanlık zamanından ve çağın kargaşasından süzülen kişisel bir resim diline dönüştürüyor.
Bu resimlerde beden, alışılmış anlamıyla güzel, dengeli ve tamamlanmış değildir. Taşar, akar, sızar, bükülür; biçimini yitirir ve yeniden kurulur. Kimi zaman bir kol, dev bir solucan gibi kıvrılır. Kimi zaman oyuncak bir ördek, çıplaklığın en beklenmedik yerine yerleşir. Kimi zaman da sütü, kanı ya da başka bedensel sıvıları çağrıştıran belirsiz akışlar tuvalin yüzeyine yayılır. Ancak bütün bu görüntüler yalnızca izleyiciyi rahatsız etmek için orada değildir. Onlar, bedenin kırılganlığının ve yaşamın en çıplak hâlinin kanıtlarıdır.
Çünkü Cheviron’un resmi, bedenin terbiyeli hâliyle ilgilenmez. Bedenin utandığı, arzuladığı, kirlendiği, yaralandığı, direndiği ve hâlâ yaşadığı yerle ilgilenir.
Dimitri Ghantous, Elvire Cheviron’un eserleri üzerine yazdığı metinde bu resimlerin tarif edilmeye direndiğini söyler. Gerçekten de sergideki işleri anlatmaya başladığınız anda dil tökezler. Çünkü bu figürler sözcüklerin içine kolayca yerleşmez. Fazladırlar. Taşkındırlar. Biçimsizdirler. Kimi zaman gülünç, kimi zaman korkutucu, kimi zaman da acı verecek kadar çıplaktırlar. Sözcükler onları giydirmeye çalışır ama başaramaz.
Tess Rivière ise Cheviron’un dünyasını kargaşa kavramı üzerinden okur. Bu kargaşa yalnızca dış dünyanın, siyasetin ya da toplumun kargaşası değildir. Aynı zamanda insanın içinde taşıdığı dağınıklıktır. Cheviron’un figürleri bu yüzden sakin durmaz. Bir şey onları içeriden iter. Bir şey onları bozar. Bir şey onları yeniden kurar.
Resimlerde renkler çoğu zaman çok canlıdır: Sarılar, kırmızılar, yeşiller, pembeler, maviler neredeyse bağırarak tuvale yerleşir. Fakat bu canlılık huzurlu bir neşe taşımaz. Tam tersine, sahnenin gerilimini artırır. Parlak renklerle grotesk bedenler yan yana geldiğinde, izleyici hem bakmak ister hem uzaklaşmak. Hem güler hem rahatsız olur. Hem çocukça bir oyuncak dünyasına girer hem de çok yetişkin bir karanlığın ortasında kalır.
İşte Cheviron’un gücü burada başlar: Korkunç olanla gülünç olanı, politik olanla kişisel olanı, bedenle tarihi, oyunla acıyı aynı yüzeyde tutabilmesinde.
Resimlerde düzeni bozanın, sınırları karıştıranın, insanın kendini güven içinde kurduğu yerin sarsıldığı izlenimi güçlüdür. Cheviron’un figürleri tam da bu tür bu eşiğin üzerinde durur. Ne bütünüyle dışarı atılabilirler ne de kolayca kabul edilebilirler. Tıpkı bastırılmış hakikatler gibi geri dönerler.
Bu nedenle resimler politik bir duyarlılık da taşır. Ama bu politik tavır sloganla konuşmaz. Bildiri yazmaz. Parmak sallamaz. Politik olanı doğrudan bedenin içine yerleştirir. Kadın bedeninin kuşatılmışlığını, iktidarın görünmeyen iplerini, çağın şiddetini ve bireyin iç dağılmasını figürün kendisinde gösterir.
Who’s pulling the strings? ve Your grip is weaker gibi başlıklar da bu dünyanın sorularını açık eder: İpleri kim çekiyor? Kim hâlâ kontrolün kendisinde olduğunu sanıyor? Kimin tutuşu zayıflıyor? Hangi düzen çözülüyor? Hangi beden artık susmak istemiyor?
Cheviron’un resimlerinde sabit bir üslup aramak da boşunadır. Bazen ekspresyonist bir yoğunlukla çalışır. Bazen çizgi romana, karikatüre, oyuncaklı bir groteske yaklaşır. Bazen figür daha yalın, daha doğrudan ve daha çıplak hâle gelir. Ama bu değişkenlik bir dağınıklık değil; sanatçının bilinçli olarak açtığı bir çatlak alanıdır. Çünkü hayat da tek bir üslupla akmaz. Beden de tek bir biçimde konuşmaz. Sanatçı bedeni güzelleştirmeye çalışmıyor. Saklamıyor. Terbiye etmiyor. Tersine, bedenin bütün karmaşasını, utancını, taşkınlığını ve direncini tuvalin ortasına bırakıyor.
Bu resimlere bakmak kolay değil. Ama zaten iyi sanat her zaman kolay bakılan şey değildir. Bazen iyi sanat insanın gözünü rahatsız eder ki zihni uyansın. Bazen bir resim, güzelliğiyle değil, açtığı yarayla kalır insanda: Kargaşanın içinde, bedenin karanlık hafızasında, çağın çatlamış yüzeyinde.
Ve belki de sanatçı bize şunu söylüyor: Dünya parçalanırken resim hâlâ tanıklık edebilir. Beden susarken renk konuşabilir. Dilin yetersiz kaldığı yerde ise tuval, bütün çıplaklığıyla gerçeği taşıyabilir.