Filozof Hegel, tarihi, özgürlüğün tarihi olarak okurken bir başka filozof Kierkegaard, “Tarih sıkılmanın tarihidir” der. Kierkegaard’a hak vermemek elde değildir: Âdem çok sıkıldığı için hava yaratıldı. Sonra birlikte sıkıldılar ve bu duruma Habil’le Kabil’de eklendi. Sıkılma yüzünden zamanla insan nüfusu her geçen gün arttı. İnsanlar sıkıldıkları için başı göğe değen bir kule yapma fikrine kapıldılar. Sonra zaman geçti ve insanlar, tıpkı şimdi insanların yurtdışına çıkmaları gibi yeryüzüne dağıldılar ama sıkılmaya devam ettiler.*
Kierkegaard’a göre can sıkıntısı bütün kötülüklerin anasıdır. Âdem’den bugüne insanlığa musallat olmuş bir derttir. Savaşların, icatların, evliliklerin, boşanmaların, tatile gitmelerin, kilo vermelerin, kilo almaların tek nedeni bu beladır. Şairlerin elinden şiirleri, çocukların elinden oyuncakları, örgü ören annelerin elinden ipleri alacak olsak kimbilir dünyanın başına ne işler gelirdi. Sıkıntı bir baş belasıdır.
Oysa aylaklık öyle mi? Asla! Kierkegaard, “Yeter ki kişi aylaklıktan sıkılmasın” diyor. Eğer sıkılıyorsa bu gerçek bir aylaklık olamaz. İnsanın tek anlamlı işinin çalışmak olduğunu düşünenler filozofun bu düşüncelerine büyük olasılıkla karşı çıkacaklardır. Kierkegaard’ın bu karşı çıkışları hiç ciddiye almayacağı aşikar. Çünkü her işi bir çalışmaya dönüştüren insanlardan filozofumuzun pek hoşlanmadığını söylemekte yarar var.
AYAK TAKIMI
Kierkegaard, “Sıkıntıdan eğlenmeye yönelen insanın çabası nafiledir” der. Çünkü bu çaba kaçınılmaz olarak başka sıkıntılara neden olacaktır. Filozofumuz sıkıntıyı ikiye ayırır: Kendi kendimizi sıkmamız ve başkalarını sıkmamız. Başkalarını sıkanlara Kierkegaard, “ayak takımı” der. Çok acımasızca biliyorum ancak Kierkegaard bu, yapacak bir şey yok! Başkalarını sıkanlar için şunları da ekler: “Bunlar yığındır, genel olarak insanlık kafilesi böyledir.”
Kendilerini sıkmayan insanlar bir şekilde kendilerini meşgul eden insanlardır, hep bir işleri vardır. Kierkegaard, tam da bu yüzdem bu tür insanların en sıkıcı insanlar olduğunu söyler. Kendini sıkanlara gelince, bunlar seçkinler ve aristokratlardır. Seçkinlik entelektüel bir seçkinlik olabileceği gibi başkalarını sıkmaktansa kendini sıkmayı seçenler de olabilir. Ancak her iki biçimde de sıkılma bütün kötülüklerin anasıdır.
BOL BOL YÜRÜYÜN
Peki ne yapmalı? Kierkegaard’ın en büyük önerisi: Yürümek. Yazdığı bir mektupta şöyle diyor:
“Sevgili Jette, her şey bir yana yürüme arzunu kaybetme. Ben her gün sağlığıma yürüyor ve her türlü hastalıktan yürüyerek uzaklaşıyorum. En iyi düşüncelerime kendimi yürüyerek götürdüm ve şimdi insanın yürüyerek kurtulamayacağı hiçbir can sıkıcı düşünce düşünemiyorum… Yani insan durmadan yürürse, her şey yoluna girer”.
Şu aylaklık nedir acaba? Neden bu kadar övüyor onu? Kierkegaard, aylaklık derken tinsel bir durumdan söz eder. Sıkılmaktan kurtulmuş insanın sonradan edindiği bir ruh halidir bu. Sıkıntıyı unutma, kendinde dinlenmeyi öğrenmek. Aylaklık aynı zamanda tesadüflere, yeni düşüncelere yeni deneyimlere yer açmak demektir. Aylaklık sonradan edinilen bir bilinç durumudur ve insana neşe getirir. Aylaklar ne sıkılırlar ne de insan onların yanında sıkılır. Aylaklık aşamasında insan ne kendisine ne de başkasına bir şey ispat etme derdindedir. Çünkü aylak insan sıkıntıdan azade olmuştur. Darısı hepimizin başına!
* Soren Kierkegaard, Kahkaha Benden Yana, Çeviren: Nedim Çatlı, Ayrıntı Yayınları.