Türkiye ekonomisinin son yıllarda en çok konuşulan sorunları yüksek enflasyon, faiz ve reel döviz kuru oldu. Bu yüklerden en çok etkilenen sektörlerden biri sanayi oldu. Ve bugün geldiğimiz noktada yeni bir risk beliyor: erken sanayisizleşme.
Henüz yüksek teknolojili üretime yeterince geçemeden, verimlilik artışını sağlayamadan ve yüksek gelir grubuna kalıcı biçimde yükselemeden sanayinin ivme kaybetmeye başlaması, uzun vadeli büyüme açısından ciddi bir risk oluşturmaktadır.
İstanbul Sanayi Odası'nın (İSO) temmuz ayı meclis toplantısında da bu konu ele alındı. Son yıllarda eş zamanlı küresel, bölgesel ve yerel şoklara maruz kalan Türk sanayicisi, yüksek işletme ve finansman maliyetleri altında neden hâlâ yeni sanayi yatırımı yapmaya devam ettiklerini sorguluyordu. Daha da önemlisi sanayiciler, yeni bir sanayi politikası oluşturulmadığı takdirde, tünelin sonunda ışık göremediklerini ifade ettiler.
Sanayi iki cephede aynı anda mücadele ediyor
Bugün sanayi sektörü yalnızca Türkiye'deki ekonomik koşullarla mücadele etmiyor, küresel ekonomide de giderek sertleşen rekabet bulunuyor. Ticaret savaşları yükseliyor. Jeopolitik riskler yatırım kararlarını değiştiriyor. Enerji ve emtia fiyatlarındaki oynaklık üretim maliyetlerini artırıyor. Yapay zekâ ve otomasyon üretim süreçlerini yeniden şekillendiriyor.
Çin ise artık yalnızca düşük maliyetli üretici değil; elektrikli araçlardan bataryaya, güneş panelinden makine sanayine kadar birçok alanda teknoloji, ölçek, kamu desteği ve finansmanı birlikte kullanarak küresel rekabetin kurallarını yeniden yazıyor. Üstelik Hindistan, Vietnam ve diğer Asya ekonomileri de küresel üretimden giderek daha fazla pay alıyor.
Türkiye'nin yükü daha ağır
Türkiye ise bu küresel dönüşüme kendi yapısal sorunlarıyla birlikte yakalanmış durumda. En başat sorun yüksek enflasyon... Ardından yüksek faiz, finansman maliyetleri ve reel olarak değerlenen Türk lirası... Sonra zayıf iç talep, enerji ve işçilik maliyetleri... Bunların tamamı aynı anda sanayicinin üzerinde baskı oluşturuyor.
Üstelik bunlara uzun yıllardır çözülemeyen yapısal sorunlar da ekleniyor. Nitelikli iş gücü eksikliği, düşük teknoloji yoğunluğu, ölçek ekonomisinin oluşturulamaması, vergi sisteminden kaynaklanan yükler, hukuki, yönetişimsel ve kurumsal yapıdaki sorunlar…
Dolayısıyla bugün yaşanan sıkışmayı yalnızca yüksek faiz ya da kur tartışmasına indirgemek mümkün değil.
Veriler alarm veriyor
COVID sonrası dönemde, 2022-25 arasında, imalat üretimi Çin’de yaklaşık yüzde 20, Hindistan’da yüzde 18 artarken, bu oran Türkiye’de yüzde 5 ile sınırlı kaldı. Bu yılın ilk beş ayında ise sanayi üretiminde artış sadece yüzde 1 ile sınırlı kaldı.
İhracat tarafına baktığımızda da dolar/Euro kurundaki parite etkisine rağmen, toplam ihracatın yılın ilk çeyreğinde bir önceki çeyreğe göre azaldığını gördük.
İSO 500 verileri, 2024-2025 döneminde İstanbul merkezli büyük sanayi kuruluşlarının sayısının azaldığını gösteriyor. Bu gelişme, üretim faaliyetlerinin İstanbul dışına kaymasının ötesinde, büyük ölçekli sanayi şirketlerinin büyüme hızındaki yavaşlamaya da işaret ediyor.
Benzer tablo istihdam tarafında da dikkat çekiyor. İstanbul'un Türkiye imalat sanayi istihdamı içindeki payı 2016 yılında yaklaşık yüzde 26 düzeyindeyken, 2022 yılında yüzde 23'e, 2025 yılında ise yüzde 21'e kadar gerilemiş durumda. 2022 yılında yaklaşık 1,2 milyon kişinin çalıştığı İstanbul imalat sanayiinde, bu sayı 2025 yılında 1 milyona geriledi.
Asıl risk yeni yatırım yapılmaması
Erken sanayisizleşme, mevcut fabrikaların kapanmasıyla başlamaz. Asıl tehlike, üretimin azaltması ve yeni yatırımların ertelenmesi, orta ölçekli firmaların büyüyememesi ve sanayinin kendisini yenileyememesidir. Panel boyunca sanayicilerin en fazla üzerinde durduğu konu da tam olarak buydu.
Bu yüzden, üretimi, verimliliği ve teknoloji yatırımlarını merkeze alan yeni bir sanayi stratejisinin de gecikmeden ortaya konulması gerekiyor. Çünkü dünya sanayisinin yeni haritası bugün çiziliyor.