Ana içeriğe geç

Otoriter rejimler ve emperyalizm kıskacında feminist stratejiler - 6 | Kolektif eylem hatları büyümeli

Prof. Dr. Yakın Ertürk, Türkiye'de kadınların kazanılmış haklarına yönelik saldırıların yalnızca toplumsal cinsiyet politikalarıyla açıklanamayacağını belirtti. Ertürk, bunun otoriterleşme sürecinin temel unsurlarından birini oluşturduğunu söyledi.

Otoriter rejimler ve emperyalizm kıskacında feminist stratejiler - 6 | Kolektif eylem hatları büyümeli
Birgün
16

Son dönemde ülkede muhalefete yönelik yargı müdahaleleri, kadınların kazanılmış haklarını hedef alan düzenlemeler ve aile merkezli politikalar hız kazandı. Bu gelişmeler birbirinden bağımsız değil ve Türkiye’deki otoriterleşmenin geldiği noktanın bir göstergesi. Kadın mücadelesi ise bugün yalnızca kadınların değil, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin de merkezinde yer alıyor. Birleşmiş Milletler'in kadınlara yönelik şiddet konusunda eski özel raportörü Prof. Dr. Yakın Ertürk ile Türkiye başta olmak üzere tüm dünyada yükselen otoriter rejimleri, feminist hareketin önündeki meydan okumaları ve çıkış yollarını konuştuk.

Muhalefete yönelik yargı müdahaleleri, belediyelere kayyum uygulamaları ve son olarak CHP'ye mutlak butlan kararı düşünüldüğünde Türkiye’de otoriterleşme süreci nasıl bir evreye ulaşmış durumda?

“Yeni otoriterlik”, demokratik süreçlerin stratejik olarak istismar edilmesiyle ilerler, dolayısıyla demokratik unsurları içinde barındırır. AKP’nin iktidara gelişinden 16 yıl sonra Türkiye’nin statüsü “kısmen özgür”den “özgür olmayan”a değiştirildi. (Freedom House) Bugün, aynı kaynaklar iktidarın muhalefeti tamamen tasfiye etmeye yönelen "hegemonik otoriterlik" evresinde olduğunu belirtiyorlar. Topyekûn ideolojik ve kültürel hegemonya kurmaya odaklı otoriterleşme artık çöküş evresine ulaşmıştır.

Akademik çevreler, genelde AKP’nin 25 yıllık iktidarının ilk dönemi ile sonraki dönemleri arasında yaşanan bir “demokratik gerilemeden” söz ederler ve bu açıdan 2013 Gezi Parkı protestolarını bir kırılma noktası olarak gösterirler. Oysa, bu bir gerileme değil sert bir kırılma anıdır ve toplumsal cinsiyet politikaları bakımından bakıldığında belirtileri 2011’de “cinsiyet eşitliğine karşı cinsiyet adaleti” vurgusu ve “kürtaj bir cinayettir” söylemiyle kendini göstermişti.

Esasında, Türkiye siyaseti, hatırı sayılır demokratikleşme deneyimine rağmen, otoriter eğilimlerin süreklilik gösterdiği bir geleneğe sahiptir. “Muhafazakâr demokrat” sloganıyla iktidara gelen AKP’nin muhafazakâr tandansı hep ağır basmıştır ve küresel dinamiklerden de beslenerek demokrat unsurlarından kopmuştur. 2010’lardan sonra giderek büyüyen yapısal ekonomik krizler, Gezi Parkı olayları, Gülen hareketi ile çatışmalar ve Suriye savaşı gibi jeopolitik sorunlar iktidarın ‘otoriter konsolidasyonu’ için itici güç olmuştur

Cumhurbaşkanlığı sistemine geçerek iktidarın söylemsel ve zor kullanma kapasitesi artmışsa da, cumhuriyet ile özdeşleşen toplumsal altyapıyı tamamen dönüştürme ve rıza üretme kapasitesi zayıflamıştır. Gerçeklikten kopma, rıza üretememe, gelişmenin motoru olan yaratıcılığı bastırma, kurumları işlevsizleştirme toplumsal çürümeyi ve diktacı tutumun kendi sonunu hazırlar. Bugün iktidarın hayatta kalabilmesi korku siyasetinin, baskı ve şiddetin dozunun arttırılması ile mümkündür. Bu da çöküşe geçiş anlamına gelir.

Siyasi otoriterlik ile ekonomik otoriterliğin bütünleştiği Türkiye’de, iktidar devletin tüm imkanlarını, baskı aparatlarını ve dijital otoriterleşmenin manipülasyon gücünü stratejik olarak kullanarak toplumun bir kesimi üzerinde ideolojik egemenlik sağlarken sivil toplum hareketleri, özgür basın ve özerk akademi üzerindeki baskıyla otoriter yönetişim için hayati öneme sahip olan kutuplaşma da gerçekleşiyor. Böylece muhalefetin, yoksulluk ve açlık sınırına mahkûm edilen geniş toplum kesimlerinin direnci de zayıflatılıyor.

Diğer taraftan, gücün egemenleşmesi gündelik yaşamda şiddeti sorun çözme yöntemi olarak normalleştirmekte; cinsiyetçi terörü evde ve sokakta cesaretlendirmekte, suç şebekeleri ahtapotun kolları gibi hayatın her alanına sızmakta; çoçuklar çetelerin kıskacında suç aletine dönüştürülmektedir. Bugün Türkiye'de otoriterleşme, demokratik kurumların ve hukukun üstünlüğünün aşındığı, siyasi rekabetin yok edildiği bir evre olmanın ötesinde toplumsal kutuplaşmanın ve utanmazlığın erdem haline geldiği, değerlerin çürüdüğü bir evre niteliğindedir.

Toplumun üzerine karabasan gibi çöken “mutlak butlan” kararı ve sonrasında yaşananlar çok partili siyasete doğrudan müdahale eden güç konsolidasyonudur. Toplumdaki genel kanı siyaseti dizayn etme uğruna hukukun eğilip bükülerek araçsallaştırılmasıdır.Anayasanın 79. Maddesi yoruma yer vermeyecek kadar açıkken YSK kendi iradesine sahip çıkmamıştır. Anayasa Mahkemesi eski başkanı Haşim Kılıç “artık hiçbir parti güvende değil” derken parti siyasetinin kaosa sürüklendiğine işaret ediyor. Bu durum, ilerde hukuk, toplum ve siyaset bilim kitaplarına gerçeğin bulanıklaştırıldığı epistemolojik krize örnek olarak girecektir. Günümüzde küresel düzeyde yükselişte olan siyasi otoriteşlemeye parallel serbest piyasa ortodoksluğundan uzaklaşan kapitalizm, Türkiye’de olduğu gibi tüm dünyada serveti yukarıya doğru yeniden dağıtlamanın motoru haline gelmiştir. Finansman ve yatırım fırsatlarına erişim iktidara bağlılık temelinde kısıtlanması ekonomik kutuplaşmayı ve eşitsizliği derinleştirmektedir. Dünyanın en zengin %1’i insanlığın %95’inden daha fazla servete sahiptir.

Buna karşın iyi haber şu ki, hak-hukuk mücadeleleri, demokratik direnç, sandığa bağlılık yoluyla değişime olan inanç canlılığını korumaktadır.

Kadınların kazanılmış haklarına dönük saldırılar ile ülkedeki güncel siyasal gelişmeleri birlikte düşünebilir miyiz? Genel tablo bize ne anlatıyor?

Modern finansallaşmış kapitalizm, doğası gereği otoriterliği besler ve kriz anlarının ilk hedefi toplumun en kırılgan kesimleri olur. Krizlerin nedenini “yabancı bağımlılığı” ve “toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarında” gören otoriter liderler, toplumsal cinsiyet karşıtlığı hareketlerle eklemlenerek ataerkil cinsiyet düzenini yeniden tesis etmeyi amaçlar.

Toplumsal cinsiyet karşıtlığının boyutları, dinamikleri bölgesel farklılıklar gösterse de mekanizmaları ortaktır: Aileci politikalar, daha sıkı ulusal sınırlar ve eşitlik politikalarının dayanağı olan BM/AK gibi çok taraflı karar mercilerini değersizleştirmek.

Covid-19 salgını sırasında patlak veren bakım krizi, buna paralel artan ırkçı ve göçmen karşıtı söylemler, düşen doğurganlık oranlarının yakın gelecekte “bakım emeği açığına” neden olacağı endişesini derinleştirmiştir. Bu süreçte kadınların ücretli ve ücretsiz bakım emeğinin piyasa, devlet ve genel olarak ataerki için vazgeçilmezliği görünürlük kazandı. Bu bağlamda kadınların rıza yoluyla ya da zorla yerlerinde tutulmaları gereği otoriter rejimler için bir varoluşsal mesele haline gelmiştir.

“Aileci anlayış" AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından itibaren sosyal politikanın merkezinde yer almıştır. 2025 yılının Aile Yılı ilan edilmesi ve akabinde 2026-2035 döneminin “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak belirlenmesiyle aile gündemi somut bir projeye dönüşmüştür. “Türkiye’nin geleceğine yapılan en kritik yatırım” olarak sunulan bu girişim, “aile kurumu ve nesillerin muhafazası, evlilik müessesesinin teşviki, doğurganlık hızının artırılması, gençlerin nitelikli yetiştirilmesi ile yaşlı refahının sağlanması ve kırsalın yerinde kalkınması ile nüfusun dengeli dağılımı” stratejileri etrafında şekillendirilmiştir (Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesi).

Bazı “kadın dostu” programlarla aile kurumunu ekonomik olarak güçlendirerek kadınların doğurganlık oranlarını arttırmayı hedefleyen Avrupa ülkelerinin aksine Türkiye’de özel yaşama daha totaliter bir sızmayla fatura ağırlıklı olarak kadınlara kesilmeye çalışılmaktadır. Otoriterlik ve kadın hakları arasında paradoksal bir ilişki vardır. AKP hükümetlerinin toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları da başından beri çelişkiler içermiştir. Örneğin, yapısal eşitsizliklere temel olan pek çok ataerkil yanlılığı gidererek kadınları korunmaya muhtaç yasal kategori olmaktan çıkartan 2002 yılında revize edilen Medeni Kanun ve 2005’de revize edilen Ceza Kanunu bu iktidar döneminde gerçekleşmiştir. Kadın hareketi açısından bir zafer niteliği taşıyan bu reformlar, Türkiye’de erkek egemen cinsiyet rejiminde derin kırılmalar yaratarak karşıt hareketleri de tetiklemiştir. Bugün tarikatların ve muhafazakâr siyasi çevrelerin medeni kanunu hedef almaları hiç de tesadüf değil.

Onbeş yıl önce Türkiye’nin ev sahipliğinde imzaya açılan İstanbul Sözleşmesini ilk imzalayan dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 2022’de Cumhurbaşkanı sıfatıyla bir kararname ile Sözleşmeden çıkıldığı ilan etti. Gerekçe, Sözleşmenin bazı “sapkın çevrelerce istismar ediliyor” olması!

Bu bağlamda, Erdoğan’ın aileyi zayıflatmanın ve cinsiyet farkını ortadan kaldırmanın toplumu emperyalistlerin oyuncağı yapacağı yönündeki popülist seslenişi, bir taraftan muhafazakâr tabanını sağlamlaştırırken diğer taraftan da kadın cinayetleri ve ekonomik yoksulluk gibi yakıcı konulardan dikkatleri dağıtmıştır.

Türkiye'deki sorunlar (hukuk, siyaset, toplumsal cinsiyet rejimi vb.) yalnızca iktidar değişikliğiyle aşılabilir mi? Sizce demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yeni kurucu perspektif hangi ilkeler üzerine inşa edilmeli? Kadınlar bu süreçte nasıl bir rol oynamalı?

Demokrasinin sadece bir yönetim biçimi olmayıp aynı zamanda bir yaşam felsefesi ve yaşam biçimi olduğu düşünülürse, Türkiye’deki sorunların bir iktidar değişikliğiyle aşılmasını beklemek gerçekçi olmaz. Ancak, iktidar değişikliği bir yol temizliği için fırsat yaratabilir. Böylece, ekonomideki çöküş ve eşitsizlikler, belki doğru müdahalelerle göreli olarak daha kolay aşılabilir ama toplumsal çürüme ve kutuplaşma çok daha köklü dönüşüm gerektirir.

Kaldı ki, Türkiye’de yaşananlar, bugün küresel olarak siyaseti, emeği, bakımı ve doğayı istikrarsızlaştıran kapitalizmin içsel çelişkilerinden ve küresel güç dinamiklerinden bağımsız değildir. İçerde demokrasi ve adalet mücadelesi verirken dış dinamikleri iyi okumak, emperyalizm ve kapitalizm ile hesaplaşmak ve sınır ötesi ilerici işbirliği ağları oluşturmak gerekir. Türkiye’de siyasi partilerin abluka altında olduğu bir ortamda demokratik sonuçlar bakımından sivil örgütlenmenin vazgeçilmez rolü üzerinde durmak ve bu potansiyelin nasıl etkili bir güce dönüştürülebileceği konusuna kafa yormak gerekir. Bu bağlamda, Türkiye’de yeni bir siyaset anlayışı oluşturan “millet iradesine sahip çıkıyor” mitinglerinde ortaya çıkan sivil irade ve gittikçe görünürlük kazanan işçi, doğa, öğrenci ve kadın hareketleri, sivil direniş kapasitesinin güçlenmesi ve ortak direniş noktalarının belirginleşmesi bakımından önemlidir.

“Kurtuluş” için örgütlü ve kendi kaderine sahip çıkan bir toplum olmanın alternatifi yok. Çözüm, ilerici sivil toplum hareketleri arasında kesişimsel ve kuşaklar arası ittifak ve eylem birliğinde yatmaktadır. Kadın hareketi bu açıdan özellikle önemli. Tüm olumsuzluklara rağmen kadınlar haklarına sahip çıkmakta ve sokakları terk etmemekte. Yeni otoriterlik, toplumsal cinsiyet karşıtlığını bir silah olarak kullanma konusunda daha ehil hale geldikçe, kadın hareketi de kolektif eylem hatlarını büyütme ve genişletme konusunda daha stratejik olmak zorundadır. Bu açıdan, Türkiye’de kadın hareketinin “Mor (feminist), Yeşil (doğacı) ve Kırmızı (kamucu)” sembolleriyle yürüttüğü tartışmayı önemsiyorum; toplumun ilerici kesimlerinin buna kulak vermesi ve diyaloğa girmesi gerektiğini düşünüyorum.

Feminist mücadele ciddi meydan okumalarla karşı karşıya; ancak, cinsiyet karşıtı siyasetin hükümet güçlerinin kontrolünden çıktığı ve bir halk hareketinin tohumlarının ekilmeye başladığı yönündeki görüşler (Özkazanç) direniş alanlarını genişletmek açısından umut vericidir.

Yükselen otokratik siyasi eğilimler karşısında diyalog ve müzakere için açılan her kapı insan hakları, eşitlik, çevre güvenliği ve toplumsal barış için bir fırsattır, umuttur. Kısa vadede riskleri olsa da böyle bir umudun peşine düşmeye değer.

∗∗∗

RADİKAL BİR YENİDEN ÖRGÜTLENME İHTİYACI

Küresel ölçekte yükselen otoriterlik, savaşlar ve ekonomik krizler düşünüldüğünde feminist hareketlerin önündeki en büyük meydan okuma sizce nedir?

Günümüz dünya konjonktüründe feminist hareketin önünde dışsal ve içsel olmak üzere iki eksende kritik meydan okumalar olduğu kanısındayım: Hukukun yerine güce dayanan egemen ideoloji ve yapısal eşitsizliği gölgeleyen kavramsal tutarsızlıklar.

Günümüzde egemen küresel ideolojiyi biçimlendiren “gücün üstünlüğü” ilkesi kadın haklarını araçsallaştırarak kadınları korunmaya muhtaç mağdurlar konumuna indirgemektedir.

2021’de Afgan kadınları Taliban zulmünden kurtarma gerekçesiyle Afganistan’ın işgali ve daha sonra Ortadoğu bölgesinde art arda yapılan ‘medenileştirici’ askeri müdahaleler Müslüman kadınları ‘kurtarmak’, için bir gerekçe olarak kullanılmıştır.

‘Medenileştirme’ misyonları dramatik bir şekilde başarısız olurken uluslararası toplum, Taliban ve Şara gibi figürlere ve onların mizojinist ideolojilerine teslim olmuştur.

Aynı zihniyet, Türkiye’de çocuk evliliklerini ve kadınların “sahiplendirilmesi” gerektiğini savunan siyasi parti program ve demeçlerine sıklıkla yansımaktadır.

2022’de Iran’da Mahsa Amini’nin öldürülmesine karşı birleştirici bir sembol haline gelen jin, jiyan, azadi sloganı İsrail’in İran’a yönelik saldırısında halkı molla rejimine karşı gelmeye çağrıda bir manipülasyon aracı olarak kullanıldı. Diğer taraftan, demokratik görünüm verme amacıyla düşük risk teşkil ettiği düşünülen bazı cinsiyet eşitliği hedefleri otoriter liderler tarafından kullanılmaktadır.

Baskıcı girişimler uzun vadede beyhude çabalardır, kadınların geriye dönüşü olmayan hak ve özgürlük mücadelesini daha da kamçılamakta ve kolektif eylem kapasitelerini güçlendirmektedir.

Kavramsal düzeyde ise, kadın hakları tartışmalarının merkezinde yer alan kadına yönelik şiddet olgusunu mağdurların ve faillerin bireysel özelliklerine ve/veya kültürel söylemlere indirgeme eğilimi hala yaygınlığını koruyor. Bu da sorunu, cinsler arası ilişkilerin altında yatan yapısal eşitsizliklerden kopartmakta ve kadınların insan hakları gündemini parçalamaktadır.

Oysa, feminist öğreti göstermiştir ki, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin temelinde yatan çelişki erkek pratiğini kadın pratiğine göre ayrıcalıklı kılan cinsiyetçi iş bölümü yani “toplumsal cinsiyet düğümünde” gizlidir. Bu düğümün çözümü, bakımı piyasa mantığı dışında bir değer ve hak olarak ele alan radikal bir yeniden örgütlenme gerektirir. Bu da, insan güvenliğini merkeze alan, insanı ve doğayı umursayan yeni bir “sosyal devlet” tahayyül etmek, tasarlamak ve inşa etmek anlamına gelir.

Kaynağa Git

İlgili Haberler