Ana içeriğe geç

Şiir kalsın da vatanı kime bırakalım?

‘Kimse temizim demesin, kimse! Bütün bir ülke odun taşıdı Behçet’in yangınına…’ Karayılan, Karayılan olmazdan önce korkardı gölgesinden bile. Öldürmeli miydi yani, Karayılan’a Karayılan olma fırsatını vermeden?

Şiir kalsın da vatanı kime bırakalım?
Aydınlık
16

Kentlerin, yorgun akşamüstlerinin, feodalizme olan nefretin ve bilincin şairi Şükrü Erbaş, “Bay Kemal’e bir nafile yazı daha… Ben şiiri bırakayım sen de siyaseti, ne dersin?” diye yazmış, biraz da Cemalvari bir sesle. Yazıda da Cemal Süreya’nın Turgut Özal’a birlikte intihar etme çağrısını hatırlatmış. Ama Erbaş unutmuş bir şeyi: Cemal Süreya’nın olmazdı işi kâr getiren pay senetleriyle ve dahi sevmedi doların yeşilini de. Müteahhitlerle, bond çantalarla da işi yoktu pek.

Şairin verdiği hüküm yalnızca sözünün gücünden gelmez elbet. Her şeyden önce dünyayı derinden anlayacak bir yürek ve vicdan gerek. Erbaş toplumsal meselelere, politik tartışmalara uzak kalmadı hiçbir zaman. Fakat tarihsel süreçleri, politik değişimleri ne derece doğru anlayabildi şüpheli. Öfkesini de saklamadı halktan ki “Köylüleri niçin öldürmeliyiz?” diye şiir yazabildi. Hakikat miydi söylediği belki evet, belki değil. Meseleye nasıl bakıldığıyla ilgili. Diyarbakır’ın Bismil’indeki toprak mücadelesi vermiş Arslanoğlu köylülerini öldürmeli mi meselâ? Karadeniz’in toprağına, yaylasına, doğasına sahip çıkan köylülerini ya da? Hangi köylüleri öldürmeli meselâ; Sakarya Savaşı’nda kaçanları mı, düşman Anadolu’ya girdiğinde bitini ayıklayanları mı yoksa bağımsızlık savaşında Mehmetçik olanları mı? Karayılan, Karayılan olmazdan önce korkardı gölgesinden bile. Öldürmeli miydi yani Karayılan’a Karayılan olma fırsatını vermeden?

HÜKÜM NASIL VERİLİR

Köylüler ağırkanlıdır ve onlar da pek çok kentli gibi boyun eğerler kadere ve tıpkı şairimizin dediği gibi, “Çakır dikenleri gibi susuz/ Kayıtsızca direnerek yaşarlar” ancak bir şartla: Bu devran böyle gittikçe…

Zaten bu devran böyle sürüp gittiği için o köylüler yanlış partilere oy verirler; o köylüler yanlış partilere oy verdiği için değildir bu devranın böyle sürüp gitmesi. Bilinci taşıyacak olanların ağırkanlı olmasıyla ilgilidir. Hüküm veren şairin bilinç değirmenine fikir taşıyamamasıyla ilgilidir.

Kentten bakıldığında… Issızlıktan başka bir şey görmek mümkün değildir kırlarda. Ta ki başlayana kadar köylerin cılız ışıkları… Köy, kentten bakıldığında çöldür. Günler öyle kuraktır ki sayısız sinema filmine konu olabilir.

Şükrü Erbaş bir hüküm verdi; tıpkı 1993 Madımak’ta şehit edilen aydınlarımız için yaptığı gibi, tıpkı köylüler için verdiği hüküm gibi, bu kez de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’yla ilgili.

Ahkâm kesmek tereciye tere satmak olur. Erbaş yazısında adeta yargılıyor Kılıçdaroğlu’nu:

“Ey değer bilmez narsist! Bunca küçük adam seni neden bu kadar seviyor?

Masum uykun kaldı mı kötü insanların sevinci?”

Yazısının sonunda da “Haydi intihar etmeyelim ama ben şiiri bırakayım, sen de siyaseti, ne dersin?” diyerek çağrı yapıyor. Ne soylu tavır ama! Vicdanın sesi yankılanıyor adeta!

Hüküm, tutumla verilebilir, tutum ise ancak eksenle belirlenebilir. Yani yalnızca gördüğünle, olanla bitenle değil görgüyle… Bunları usta ozan hepimizden iyi bilir elbet. Yürek duyar, vicdan rahatsız eder, akıl dengeler, irade cereyanı göğüsler. Fakat Rimbaud’nun da dediği gibi “ben bir başkası” olabilir bazen.

1993 yılında Madımak Katliamı olduğunda kimsenin temiz olmadığına inanan kentli ozan, Türkiye’yi kurmuş CHP’nin içine yuvalanan çıkar gruplarının tertemiz olduğuna inanabilir bazen.

Oysa bilincin şairi hep umardı ki bir işçi asla benzemek istemez patrona. Bir “muhalif” asla çalmaz halkın sofrasından. Hep kurbanıdır komploların. Dünya tarihi bununla doludur çünkü. Öyle mi? Değil. Ya turuncu devrimler, ya karşı devrimciler, ya kırmızı boyalı karıncalar?

YORGUN SAVAŞÇI MI OLALIM

Fuzuli, “Aldanma ki şair sözü elbette yalandır.” der ve şiiri oyundan ibaret görenler sıkça bu düşünceye sığınır. Fuzuli haklı belki de.

Çünkü usta bir şair 100 yıllık bir Cumhuriyet’i Kılıçdaroğlu’nun ya da herhangi bir kişinin yıkabileceğine inandığını söyleyebiliyor pek kolayca. Yüksünmüyor bundan.

Yolsuzluk iddiaları, her gün pompalanan nefret, yabancı ülkelerden alınan icazetler ve büsbütün kaybedilen değerler önemli değildir. Önemli olan Erdoğan’ın nasıl giderse gittiğidir. İsterse gelsin Amerikan askerleri bir gece ansızın Ankara’ya inip alsın götürsün.

Ne Türkiye’nin bağımsızlığı, ne vatan ne Anadolu ne emek, ne insanlığa dair kurulan güzel ve temiz düşler… Dağın başına çekilip, hiçbir işe yaramayan yorgun ve mağrur savaşçılar olalım öyle mi?

Kör topal sistemde umut arayanların sonudur ehveni şer. Razı gelmektir büyük insanlık davasını küçük dünyalar için ipotek etmeye.

Kör topal sistemde çare arayanların sığınağıdır korku, öfke ve kin. Zamanın derin ırmakları önünde birer kaya parçası gibi durmaktan başka bir şeye yaramaz. O da bir gün aşınıp parçalanır zaten.

“Sen ey kendiyle yetinen” diye sesleniyor ya Altıok Metin, ve bir başka şiirinde hatırlatıyor bize aslında zamandan nasıl da sıyrılabileceğimizi:

“Yarın farklıdır bugünden,

Adı değişir hiç olmazsa.

Sen bugünden yarına

Birazcık umut sakla.”

Kaynağa Git

İlgili Haberler