1970’li yıllarda, Adana’nın Sarıçam Mahallesi’nde yaşayan yaklaşık 30 ailelik Conolar çingene grubu, Cafer dedemin has adamlarıydı. Ziyaretlerine her gittiğinde dedemi sabahlara dek dinler, inançlarındaki eksiklik ve boşlukları gidermeye çalışırlardı.
Bir yazı dizisi hazırlamak için Adana’da bulunduğum günlerde, Sarıçam Mahallesi’nde oturan bir yakınımın gece işyerine girilmiş; bazı makine parçaları çalınmıştı. Kuşkular Conolar üzerinde yoğunlaşıyordu. Liderleri Cono Ahmet’le röportaja giderken yakınımı da yanıma aldım. Bütün ilgileri üzerime çekmek için dedemin adını vermem yetti. Yakınımın karşılaştığı hırsızlık olayından söz ettiğimde “Bana Şahmeran’ı çağırın!” dedi yanındakilere. O tür işlerin sorumlusu Şahmeran geldi. Daha biz çaylarımızı tazelemeden makine parçaları getirilerek yakınıma ait araca yüklendi.
12 Eylül 1980 darbesi, Conoların da sonu oldu. Mahalledeki evleri buldozerlerle yıkıldı. Dağılan aşiretin dirlik ve düzeni bozuldu. Liderleri Cono Ahmet, yeğeni tarafından başına taşla vurularak öldürüldü! 30 aile, devlet tarafından darmadağın edildi, savrulup gitti...
İsveç’te karşılaştığım Çingene dostlarımda Conoların sıcaklığını aradım. Ailemden birilerine yeniden kavuşmuşum gibi bir yakınlık duyuyorum onlara karşı. Pavel, gazete büfesi işlettiğim günlerde her gün yanıma uğrayan arkadaşımdı: “Bizimkilerden seni rahatsız eden olursa, söyle, haklarından gelirim” diyordu.
Sonraları Pavel bir süre görünmedi. Hapse düştüğünü sandım, arkadaşlarından birine sordum. “Boş ver Pavel’i, yaramazın teki. Gitti, belediyeye memur olarak girdi. Orada kazandığı aylık parayı, dışarıda bir haftada kazanırdı oysa!” dedi.
Dragan’ın oğlu 5-6 yaşındaydı. İşyerime her geldiğinde çikolata çalıyordu. Görüyordum, ses çıkarmıyordum. Sonunda Dragan’a açtım konuyu. “Sakın çocuğa dokunma!” dedi, “Cesaretini kırma. Eli korkak alışmasın. Ne çalarsa bir kâğıda not et, ben sana öderim.”
Bu yazıyı hazırlarken Malmö (Latin Skolan) lisesinde öğretmen Çingene arkadaşıma bir cümle okuyorum: “Romanlar” sözcüğüne karşı çıkıyor: “Hayır, bu sözcük bizi karşılamıyor. ‘Çingene’ deyin bize! Biz ‘Biz Roman değil, Çingeneyiz. Bize Çingene deyin, gocunmayız. ‘Çingene’ sözcüğü daha sıcak ve samimi geliyor bize...”
Hassas bir konu olduğu için, yazdıklarımı onun onayından geçiriyorum: Çingeneler, tarihin her döneminde zulme uğramışlar, yakılmışlar, toplu katliamlara uğramışlar ancak zulme ve önyargılara boyun eğmemişler. Müziklerinden, coşkularından, yaşama sevinçlerinden ödün vermemişler.
İsveç’e geldiğim ilk yıllardı. Malmö’ye İsveç Kralı Carl Gustaf gelmişti. Çingenelerin umurunda mı? Yolun kenarındaki kentin en görkemli yeşil alanına mangalları kurmuş, ateşin etrafında ve müzik eşliğinde dans ediyorlardı Kral, konvoy halinde yanlarından geçerken onları görüyor, gülümsüyor, el sallıyor...
İSVEÇ’TE ÇİNGENELER
Stockholm’deki eski nüfus kayıtlarına göre Çingeneler İsveç’e 1512 yılından itibaren gelmeye başlamışlar. Dünyanın her yerinde olduğu gibi İsveç’te de dışlanmışlar. Yerleşik bir düzen kurmaları engellenmiş. Kar ve buzullarla kaplı bölgelere sürülmüşler. Çocukları okullara alınmamış. Konut hizmetlerinden yararlanamamışlar. Ötekileştirilmişler, asimilasyona zorlanmışlar. Her yıl 2 Ağustos’ta, Nazi Almanya’sının katlettiği Çingenelerin İsveç’teki yakınlarının düzenlediği anma gününe katılır, onların acılarıyla empati kurmaya çalışırım.
Tarihçiler, Çingene kurban sayısının 220 bin ile 500 bin arasında olduğunu belirtiyor. Savaşın sonlarına doğru, Nazi kamplarından kaçabilen bazı aileler İsveç’e sığınmış. Bugün, İsveç’teki Çingenelerin bir bölümü o ailelerin çocukları ve torunlarıdır.
İsveç, 2000 yılında Çingeneleri ülkenin beş resmi ulusal azınlığından biri olarak tanıdı. Roman dili de resmi azınlık dilleri arasına alındı. Devlet, geçmişte uygulanan ayrımcılığı kınayan açıklamalar yaptı. Çingenelerin eğitim, kültür ve dil haklarını geliştiren yeni düzenlemeler yaptı.
İsveç’ten onları “Benim sevimli Çingenelerim” diyerek selamlamak, sadece bir azınlık grubuna duyulan sempati değil, insanlığın ortak değerlerine sahip çıkmaktır...