Türkiye turizmde önemli bir başarı hikayesi yazdı. Deniz, kum ve güneş ekseninde büyüyen sektör, Türkiye’yi dünyanın en çok ziyaret edilen ülkelerinden biri haline getirdi. Ancak dünya turizminde rekabet giderek kızışıyor. Akdeniz ülkeleri yatırımlarını yeniliyor. Mısır, Suudi Arabistan ve Dubai büyük ölçekli projelerle geliyor. Turistin beklentisi de değişiyor.
Artık yalnızca deniz kenarında tatil yapmak istemeyen, seyahatini bir deneyim etrafında kurgulayan milyonlarca insan var.
Daha önce de yazdığım gibi, Türkiye’nin turizmde yeni bir hamleye ihtiyacı bulunuyor. Bu hamle yalnızca yeni oteller ve yatak kapasitesi anlamına gelmemeli. Turizmi çeşitlendirecek yeni temalar ve yeni destinasyonlar oluşturmak gerekiyor.
Kongre, sağlık, wellness, müzik, kültür ve gastronomi turizmi bu nedenle önemli. Çünkü bu alanlarda seyahat eden ziyaretçi, yalnızca geceleme sayısını değil, kişi başına turizm gelirini de artırıyor.
İşte Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun önemli bir bölümü, bu yeni turizm anlayışı açısından olağanüstü bir potansiyele sahip.
Arslantepe'yi gördünüz mü?
Geçen hafta Malatya Büyükşehir Belediyesi’nin davetlisi olarak Vahap Munyar ile birlikte 28. Malatya Kayısı Festivali ve Fuarı’na katılmak üzere Malatya’daydık. Festivali izledik, iş dünyasının temsilcileriyle görüştük, Malatya’nın lezzetlerini tattık. Battalgazi’deki Arslantepe Höyüğü gezinin beni en çok etkileyen durağıydı.
Yaklaşık 6 bin yıllık geçmişe sahip Arslantepe, yalnızca Malatya’nın değil, insanlık tarihinin en önemli merkezlerinden biri. MÖ 3300-3000 yılları arasında burada kurulan saray kompleksi, dünyanın bilinen en eski kerpiç saraylarından biri. Bulunan mühürler ve idari araçlar ise insanlığın yerleşik hayata geçişten sonra üretimi, kaynakları ve toplumsal hayatı yönetmek üzere nasıl bir bürokratik düzen kurmaya başladığını gösteriyor.
UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış böyle bir alanın bugün hâlâ hak ettiği ölçüde bilinmemesi, doğrusu üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.
Çünkü Arslantepe’nin en büyük potansiyeli yalnızca kendi ziyaretçi sayısını artırmak değil. Onu, bölgedeki diğer tarihi alanlar ve gastronomi merkezleriyle birlikte büyük bir turizm rotasının parçası haline getirebilmek.
İnsanlık tarihinin rotası
Şanlıurfa’daki Göbeklitepe ve Karahantepe, Malatya’daki Arslantepe, Adıyaman’daki Nemrut Dağı ve Gaziantep’teki Zeugma’yı düşünelim.
Göbeklitepe, yaklaşık 12 bin yıl önce avcı-toplayıcı toplulukların anıtsal yapılar inşa edebildiğini gösteriyor. Arslantepe ise yaklaşık 6 bin yıl önce yerleşik hayatın, tarımın, sarayların ve bürokrasinin geliştiği döneme ışık tutuyor. Nemrut, Kommagene Krallığı’nın görkemli mirasını taşıyor. Zeugma ise Roma döneminin zenginliğini ve farklı kültürlerin buluşmasını anlatıyor.
Bunlar birbirinden kopuk dört turistik nokta değil. İnsanlığın toplu yaşamdan yerleşik hayata, tarımdan şehirlere, şehirlerden devletlere ve imparatorluklara uzanan büyük hikayesinin farklı bölümleri.
Bu hikayeye Mardin, Batman, Van ve bölgedeki diğer tarihi merkezler de eklenebilir.
Ancak mesele yalnızca bir harita üzerinde bu noktaları birleştirmek değil. Asıl mesele, bunları ziyaretçinin zihninde tek bir destinasyon haline getirebilmek.
Arkeolojiye gastronomi eşlik etmeli
Böyle bir rotanın en önemli tamamlayıcısı ise gastronomi olmalı.
Turizmde artık ziyaretçi yalnızca bir müzeyi gezmek ya da bir antik kenti görmek istemiyor. O coğrafyanın ne yediğini, nasıl ürettiğini, hangi ürünle geçindiğini, mutfağının nasıl oluştuğunu da merak ediyor.
Malatya bu açıdan çok güçlü bir başlangıç noktası.
Kayısı, kent için yalnızca bir tarım ürünü değil, ekonomik bir marka. Bu yıl yaş ve kuru kayısı ile kayısı çekirdeği ihracatında 750 milyon dolarlık hedef konuşuluyor. Katma değerli ürünlerle bu rakamın 1 milyar dolara ulaşabileceği belirtiliyor.
Şimdi bu ekonomik markaya bir de turizm boyutu eklenebilir.
Ziyaretçi Malatya’ya geldiğinde yalnızca kayısı satın almamalı. Kayısı bahçelerini görmeli, üretim hikayesini dinlemeli, ürünün nasıl kurutulduğunu ve işlendiğini izlemeli, kayısıdan yapılan farklı ürünleri tatmalı. Ama öncelikle kayısı, bir hediyelik ürün olmaktan çıkarılıp bir deneyime dönüşmeli.
Malatya Büyükşehir Belediyesi Başkanı Sami Er ile sohbetimizde gündeme gelen panoramik bir kayısı müzesi ve tarım parkı fikri bu nedenle önem taşıyor. Böyle bir proje, tarımı, gastronomiyi ve turizmi aynı noktada buluşturabilir.
Aynı yaklaşım bölgedeki diğer kentler için de uygulanabilir. Gaziantep’in mutfağı, Şanlıurfa’nın kebapları ve sıra geceleri, Adıyaman’ın yöresel ürünleri, Mardin’in çok kültürlü mutfak mirası bu rotanın doğal durakları olabilir.
Bir turizm ürünü tasarlamak
Burada ihtiyaç duyulan şey, her ilin kendi turizm tanıtımını yapması değil; ortak bir turizm ürünü tasarlanması.
Ortak bir marka, ortak tanıtım, ulaşım bağlantıları, çok günlük hazır tur paketleri ve dijital rezervasyon altyapısı oluşturulabilir. Turist için “Göbeklitepe’ye gittim, sonra Arslantepe’ye nasıl giderim?” sorusu ortadan kaldırılmalı. Bu rota baştan sona tasarlanmış bir deneyim olarak sunulmalı.
Üstelik böyle bir turizm modeli yalnızca otellere gelir sağlamaz. Restoranlardan yerel üreticilere, rehberlerden ulaşım şirketlerine, müzelerden el sanatlarına kadar geniş bir ekonomik değer zinciri oluşturur.
Turizm yatırımlarında yalnızca yatak sayısına bakmak artık yeterli değil. Ziyaretçinin kentte kaç gün kaldığı, ne kadar harcama yaptığı ve yerel ekonomiye ne kadar dahil olduğu da önem taşıyor.
Türkiye’nin deniz-kum-güneş turizminde önemli bir noktaya geldiği açık. Bundan sonraki büyüme, yeni temalardan ve yeni rotalardan gelecek. Türkiye olarak şanslıyız. Ege'de, Kapadokya'da, Akdeniz'de böyle rotalar var.
Malatya’daki Arslantepe, bu yeni dönemin güçlü başlangıç noktalarından biri olabilir. Göbeklitepe’den Arslantepe’ye, Nemrut’tan Zeugma’ya uzanan; tarihin gastronomiyle, kültürün doğayla, arkeolojinin yerel ekonomiyle buluştuğu bir rota olur.
Böyle bir turizm koridoru yalnızca bölgeye daha fazla turist getirmez. Aynı zamanda bu bölgenin ekonomik değer üretme kapasitesini de artırır.
Türkiye’nin ihtiyacı belki de artık yeni bir antik kent keşfetmek değil; zaten sahip olduğu büyük mirası aynı hikayenin içinde birleştirebilmek. Bu coğrafyada tarih de var, lezzet de var, ürün de var, hikaye de.
Şimdi sıra bunları birer turizm rotasına dönüştürmekte.