Daha önceki yazılarımda Sovyetler Birliği’nin Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmesinde sessiz kalmak bir yana idamları onayladığını yazmıştım. Denizlerin idamının mecliste onaylanmasından bir hafta önce Sovyetler Birliği Cumhurbaşkanı Podgorni Türkiye’de ziyaretler gerçekleştirmiş ve idamların engellenmesi için herhangi bir girişimde de bulunmamıştır. Aynı Sovyetler Birliği Türkiye’de gerçekleştirilen Amerikancı 12 Eylül Darbesinde de sessiz kalma yolunu seçmiştir. Hatta onaylamıştır. Sovyetler Birliği’nin resmi yayın organları İzvestiya ve Pravda’da sol örgütler “aşırılıkçı ve terörist gruplar” olarak nitelendirilirken gelişen olaylar son derece diplomatik bir üslupla Sovyet halkına anlatılmıştır. Sovyet basınının 12 Eylül Darbesine olan yaklaşımını detaylı incelemek için akademisyen Erkam Temir’in “Sovyet Basınında 12 Eylül Darbesi: Pravda ve İzvesiya Gazeteleri” makalesinin incelenmesini öneririm. Canlı tanıklardan Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri İlter Türkmen ve Sovyet Büyükelçi Rodionov’un arasında geçenler Sovyet bürokrasisinin olayları nasıl yorumladığının örneğidir. Bu görüşmelerde Sovyet büyükelçi 12 Eylül Darbesini onaylama yolunu seçmiş ve darbe yönetimi ile iyi ilişkiler kurmak istediklerini İlter Türkmen’e anlatmıştır. Sedat Ergin, Hürriyet gazetesindeki 23 Temmuz 2022 tarihli köşe yazısında bu görüşmelerin resmi belgelerini yayımlamıştır.
Peki Sovyetler Birliği neden 12 Eylül Darbesine sessiz kaldı?
Sovyetler Birliği Stalin’in ölümünden sonra 20. Kongrede de-Stalinizasyon politikasını uygulamayı tercih etmişti. Kruşçev ile birlikte Komünist Parti kitle partisi hâline getirilmeye çalışılmıştır. Lenin ve Stalin döneminde komünizm ideolojisine inanmış çekirdek kadrolar ülkeyi yönetiyordu ve herkes partiye üye olamıyordu. Kruşçev bu uygulamayı değiştirmiş ve komünizmle alakası olmayan kadrolar ülkeyi yönetmeye başlamıştı. Parti içinde çürümenin başlangıcını bu prosese dayandırabilirim. Aynı şekilde Sovyetler Birliği ABD ile yaşanan Küba krizinde de Küba’yı yalnız bırakmıştı. 1970’lerde Sovyet ekonomisinde yaşanan resesyonla birlikte Sovyetler Birliği dış politikada direngenlikten pasifizme geçiş yapmıştır. Zaten ülkede güçlü bir liderlik de yoktu. Ülke şatafata düşkün Brejnev ve karşı devrimci Gorbaçovların elindeydi.
Türkiye’de yükselen solun arkasında da sanıldığının aksine Sovyetler Birliği yoktu. Türkiye’de yaşanan siyasal şiddet ortamı tamamen CIA ve kontrgerillanın ürünüydü. 1970-1980 arasındaki dönemde gazete arşivleri tarandığında Sovyetler Birliği’nin Türkiye’deki siyasal şiddet ortamında son derece diplomatik ve pasif bir tutum sergilediği görülecektir. Oysa aynı dönemde sürekli olarak sol örgütlerin arkasında Sovyetler Birliği varmış gibi korku iklimi yaratılmıştı. Sovyetler Birliği yöneticileri eğer bir ülkede devrim yapılacaksa bunu o ülkenin devrimcileri yapmalı mantığıyla hareket ederek sadece ABD ile silahlanma yarışına kendini kaptırmıştı. Sovyetler Birliği’nin gündeminde Türkiye’de Amerikancı bir darbe yapılmış olmasının hiçbir anlamı yoktu. Sovyetler için iki ülke ilişkilerinin devamlılığı esastı.
Sonuç olarak gerek devlet politikası olarak gerekse Sovyetler Birliği’nin mekik diplomasisi yapacak gücünün olmaması neticesinde Sovyet devlet adamları 12 Eylül Darbesi’ni onaylamak zorunda kalmıştır. 1980’ler Sovyetlerin çözülüşünün başlangıç yıllarıydı ve devlet bürokrasisi yozlaşmanın zirvesindeydi. Özellikle popüler kültürün ülkeye girmesi, Hür Avrupa Radyosunun propagandaları, Sovyetlerin yeni insanı yaratamaması, ekonomik darboğaz, artan milliyetçilik hareketleri (Baltık ve Kafkaslar milliyetçi-ayrılıkçı Halk Cephelerinin kurulması) Sovyetler Birliği’nin sonunu hazırlamıştır.