Ana içeriğe geç

Yeni bir "seküler durgunluk" çağına mı giriyoruz?

Yeni bir "seküler durgunluk" çağına mı giriyoruz?
Ekonomim.com
16

Dün açıklanan haberler ilk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünebilir. OECD küresel büyüme tahminlerini aşağı çekiyor. EBRD Türkiye için büyüme beklentilerini azaltıyor. ABD, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 60 ülkeye yeni gümrük vergileri getirmeye hazırlanıyor. Orta Doğu'daki çatışmalar enerji fiyatları üzerinde baskı oluşturuyor. Ancak bu gelişmeler bir araya getirildiğinde daha büyük ve bizim için de sıkıntılı bir hikayeye işaret ediyor. Dünya ekonomisi uzun süreli düşük büyüme dönemine doğru sürükleniyor olabilir.

Dün CNBC-e haber toplantısında, cnbce.com Yayın Yönetmeni Barış Erkaya Deustche Bank'ın bir raporunu aktardı. Deutsche Bank, Dünya Ekonomik Görünüm raporunda, "Dünya ekonomisi, kalıcı yapay zeka kaynaklı iyimserlik ile Orta Doğu çatışmasının yıkıcı gücünün karmaşık bir etkileşimiyle boğuşuyor ve bu da 1999’un 1990 ile buluşması gibi hissettiriyor, ama umarız 1973'e benzemez," diyerek hem 1997 ve arkasından 1998 Asya krizlerini takip eden 1999'daki dotcom devrimi ve balonu dönemine hem de 1990'daki küresel resesyona vurgu yaptı.

Barış son gelişmelerin eski durgunluk dönemlerini hatırlattığını söyleyince aklıma bir zamanlar çok popüler olan "seküler durgunluk" kavramı geldi.

Seküler durgunluk kavramı ilk kez 1930'lu yıllardaki Büyük Buhran sonrasında ekonomist Alvin Hansen tarafından ortaya atıldı. Ancak popülerliğini 2008 küresel finans krizinden sonra eski ABD Hazine Bakanı Lawrence Summers sayesinde kazandı. Temel fikir basit ama çarpıcıdır. Summers'a göre sorun ekonominin zaman zaman yavaşlaması değil; ekonominin normal koşullarda bile yeterince hızlı büyüyemeyecek hale gelmesidir.

Bu nedenle Summers, seküler durgunluğa karşı yalnızca para politikasının değil, kamu yatırımları, altyapı harcamaları ve verimliliği artıracak yapısal reformların da gerekli olduğunu savunur. Ancak son yıllarda enerji şokları, jeopolitik gerilimler ve korumacılığın yükselmesi nedeniyle tartışma yeni bir boyut kazandı. Dünya ekonomisi düşük büyüme ile karşı karşıya kalırken aynı zamanda enflasyonist baskılar da yaşayabiliyor. Bu durum, bazı ekonomistlerin "seküler durgunluk ile stagflasyonun birleşimi" olarak tanımladığı yeni bir döneme işaret ediyor.

Küresel büyüme hız kesiyor

Bugün karşımızda tam da böyle bir tablo oluşuyor.

OECD'nin dün açıklanan son raporuna göre dünya ekonomisinin büyüme hızı 2025'te yüzde 3,4'ten 2026'da yüzde 2,8'e gerileyecek. Daha kötüsü, Hürmüz Boğazı çevresindeki enerji ve lojistik sorunlarının uzaması halinde büyüme yüzde 2,1'e kadar düşebilir. Bu oran küresel ekonomi açısından alarm seviyesine yakın bir rakamdır. Çünkü her yıl milyonlarca iş yaratmak zorunda olan dünya ekonomisi yüzde 2'nin biraz üzerindeki bu büyüme oranlarında istihdam yaratmakta zorlanır.

Üstelik yaşadığımız bu yavaşlama sıradan bir konjonktürel döngüye de benzemiyor. Konjonktürel olsaydı, "Nasıl olsa gelip geçer" diyebilirdik.

Dünya nüfusu yaşlanıyor. Çin'in çalışma çağındaki nüfusu azalıyor. Avrupa'da doğum oranları tarihi dip seviyelerde. Gelişmiş ülkelerde tüketim iştahı eski gücünü kaybediyor. Bir zamanların lokomotifi olan imalat sanayiinin yerini almaya başlayan teknoloji şirketleri ise geçmişin sanayi devleri kadar büyük fiziksel yatırım gerektirmiyor. Bir otomobil fabrikası on binlerce kişiye iş yaratırken, milyarlarca dolar değerindeki bir yapay zeka şirketi çok daha az çalışanla faaliyet gösterebiliyor. Yani istihdam anlamında dibine ışık vermeyen mum gibiler.

Stagflasyonun modern versiyonu mu?

Bu nedenle tasarruflar artarken yatırım ihtiyacı aynı hızda büyümüyor. İşte seküler durgunluğun özü burada yatıyor.

Klasik seküler durgunluk düşük enflasyon ve düşük faiz ortamıyla tanımlanırdı. Oysa bugün büyüme düşerken enflasyon riskleri canlı kalıyor. Enerji fiyatları yükseliyor, jeopolitik riskler artıyor ve tedarik zincirleri kırılganlaşıyor.

Belki biraz erken olacak ama birçok ekonomist, bu yeni tabloyu bazen "stagflasyonun modern versiyonu" olarak tanımlıyor. Yani hem yavaş büyüme hem de maliyet kaynaklı fiyat baskıları aynı anda yaşanıyor.

ABD'nin son gümrük vergisi hamlesi de bu eğilimi güçlendirebilir. Washington yönetimi onlarca ülkeye ek tarifeler uygulamaya hazırlanıyor. Oysa gümrük duvarları kısa vadede bazı sektörleri korusa da uzun vadede küresel verimliliği düşürür, maliyetleri artırır ve büyümeyi yavaşlatır. Küreselleşmenin son 40-50 yılda yarattığı verimlilik kazanımları artık tersine dönmeye başlıyor olabilir.

Türkiye'yi bekleyen risk

Türkiye açısından ise tablo daha da karmaşık.

Bir taraftan OECD ve EBRD, Türkiye'nin büyüme tahminlerini aşağı çekiyor. Anlaşılabilir bir durum aslında. Enerji fiyatlarındaki yükseliş, Avrupa'daki talep durgunluğu ve küresel ticaretteki parçalanma Türkiye'nin ihracatını zorlayabilir. Üstelik ABD'nin yeni tarife listesinde Türkiye'nin de yer alması dikkat çekici.

Umutlu olacağımız bazı avantajlarımız da yok değil. Enerji tedarikinin tamamı Basra Körfezi'ne bağlı değil. Bankacılık sistemi geçmiş krizlere kıyasla daha güçlü. Mali ve dış denge tamponları son yıllarda belirli ölçüde güçlendirildi.

Yine de asıl soruyu sormadan geçemiyoruz. Eğer dünya ekonomisi gerçekten yeni bir seküler durgunluk dönemine giriyorsa Türkiye nasıl büyüyecek?

Geçmişte gelişmekte olan ülkeler küresel ticaretin genişlemesinden besleniyordu. Avrupa büyüdükçe Türkiye ihracat yapıyor, dünya sermayesi bol oldukça yatırım çekiyordu. Fakat önümüzdeki dönemde küresel ekonominin kendisi küçülürse, büyümenin kaynağını içeride yaratmak gerekecek.

Bu da verimlilik artışını, teknoloji yatırımlarını, eğitim reformlarını ve yüksek katma değerli üretimi her zamankinden daha önemli hale getiriyor. Sorun sadece OECD'nin, EBRD'nin ya da finans kuruluşlarının büyüme tahminlerini aşağı çekmeleri değil. Sorun, dünyanın alıştığı büyüme modelinin sessizce sona eriyor olma ihtimali.

Eğer öyleyse, önümüzdeki yılların en kritik ekonomik kavramı yeniden "seküler durgunluk" olacak. Bu defa mesele ekonomistlerin akademik tartışması olmaktan çıkıp, şirketlerin yatırım kararlarını, istihdamı, çalışanların kariyer planlarını ve ülkelerin kalkınma stratejilerini belirleyen temel bir sorun haline gelebilir.

Kaynağa Git

İlgili Haberler