Bundan önceki beş yazımda oda ve borsa seçimlerinde aday olanların hangi sorunları tartışması gerektiğine ilişkin düşüncelerimi paylaştım. Kendilerini 30 yılı aşkın zamandır tanıdığım, sivil toplum örgütlerinde görev almış, başkanlıklar yapmış dostum, bayram için aradı. Telefon söyleşisinin bir yerinde yazdıklarımla ilgili değerlendirme yaptı: “İlk yazınının başlığını okuduğumda, ‘bir gazeteci olarak odalar ve borsaları yönetmeye mi kalkıyor? Biz işin içinde olanlar tartışacak sorunları bilmiyoruz da, gazetede köşe yazarı mı biliyor?’ soruları zihnimde dolaştı. Bayramda arar ve sorarım diye düşündüm; beş yazıyı da okudum. Bizi rakiplerimizi belden aşağı dedikodularla değil, değişik açılardan bakan tartışmalara çağırmanın bir yazarın temel görevi olduğunu düşündüm. Doğru yoldasın, enerjini bizler için kullanıyorsun” dedi.
Şaşırmadığımı söylersem önce kendimi, sonra da siz okuyucuları yanıltmış olurum. Şaşırdım, ama düşündüm de: Ülkemizin sorunu nedir?
Yeni gündem
Son üç ay içinde, Le Monde Diplomatique’den Frederic Lordon, Oksijen’e yazan Ayşegül İldeniz ve Nobel ödülü sahibi ekonomi tarihçisi Joel Mokry’nin yazılarından aldığım, “zamanın ruhunu anlama dosyasında” sakladığım notlara baktım. Gördüm ki yapay zekâ alanındaki gelişmeler zamanın ruhunu doğru okuyabilmek için bizlere bambaşka bir gündem sunuyor:
- İleriye yönelik düşünce ve eylemler giderek önem kazanıyor; öngörme-önlem alma disiplini var olmanın ve varlığı korumanın gerek şartı olma özelliğini koruyor.
- İş süreçleri köklü biçimde değişiyor, iş yapma modellerini yeniden kurgulamak gerekiyor,
- Çok değişik işler ve meslekler piyasadan çekilirken, yenileri piyasada güçleniyor.
- Eğitim biçimi iş bulma kadar işi korumada etkili araç olma özelliğini pekiştiriyor,
- İşleri etkin yapabilmek için derin uzmanlık kadar, disiplinler arası bağlantısal bütünlüğü gözetmenin önemi artıyor,
- İş akışlarının yönleri ve hızlarındaki değişmeyi yakından gözlemek, izlemek ve analiz etmek önemli bir sorumluk haline geliyor,
- Veriye erişme, verimli biçimde bilgiye dönüştürme kadar, analitik düşünme, sorun çözme, yaratıcı yenilik, etkin iletişim ve hızlı uyum yetkinliklerine bağımlılıklar farklılaşıyor,
- “Meslek” kavramının bileşen ve bağlamları değişiyor; yeni tanımlar gerekiyor.
- Rekabetin odağına yerleşen yaratıcı yıkım sürecini doğru yönetebilmek için kümülatif yaratıcı yenilik, yaratıcı yeniliği teşvik eden kurumlar, serbest ve adil piyasa koşullarında rekabet ve mekanik yetkinlik olmazsa olmazımız haline dönüşüyor.
Bakış açımıza göre gündeme eklenebilecek ya da öncelik sırası değiştirilebilecek onlarca sorunumuz var.
Merkez düşüncemiz netleşmeli
Sayıları giderek artan akademisyen ve uygulamacı, kurumların ekonomik büyümenin temel gücü olduğu tezini savunuyor. Bilinmezle yüzleşmeyi meslek edinmiş akademisyenlerin, araştırmacıların ve öğretmenlerin çalışmaları gösteriyor ki, üretken bir etkileşim kültürel zemin gerektiriyor.
Toplumun benimsediği fikirler, derin inançlar, düşünce ve kararlar büyüme dinamiğini belirlemezse, toplumsal çeşitlilik dengesi aranmazsa, kurallara ciddi bir baskı gücüyle yüzleşir; tek seslilik egemen olur. Tek seslilik doğada olduğu gibi toplum yaşamında da direnci kırar.
Kültürün ister değerini ele alalım, istenirse unsurlarının etkilerini analiz edelim; endüstriyel aydınlanma ve gelişmeyi büyük ölçüde belirleyici olduğun gözleriz. İnsanların inandıkları, bildikleri ve düşündüklerinden oluşan kültürü dikkate almadan kaynakları etkin ve verimli değerlendiremeyiz.
Kurumlar, teşvikleri belirleyen kurallar ve gelenekler olduğuna göre, kültür ile teşvik bileşeni arasındaki etkileşimi geliştirmeden ülke ölçeğinde ve bölgesel düzeyde yaratmak istediğimiz büyüme ve gelişmenin yakınına bile yaklaşamayız.
Büyüme ve refah konularını irdelerken merkez düşüncemiz çok nettir: Sermaye birikimi tek başına sürdürülebilir bir büyüme ve gelişme yaratamıyor; büyüme ve gelişmeyi güven altına alabilmemiz için yararlı bilginin yaygınlaştırılması, derinleştirilmesi, toplumsallaştırılarakgüç haline getirilmesi de gerekiyor.
Merkez düşüncemiz odağından bakarak gelişmeleri değerlendirdiğimiz zaman, ülkemizin dört büyük sorunu olduğunu gözlüyoruz: Entelektüel merak düzeyi düşük, fikri takip alışkanlığı yetersiz, yüzleşme özgüvenini zayıf ve gerekçesiz kendini savunma eğilimlerimiz güçlü.
Sorgulamadan kendimizi nasıl geliştiririz?
Öğrenmenin “etken” değil, “edilgen” olduğunu, kendi zihnimizde öğrenme isteği yaratmamışsak, hiçbir ölçünün, sayının, görselin, kavramın, modelin, metodun, okulun ve öğretmenin bize öğreteceği bir şey yoktur. Öğrenme isteğimizi diri tutmazsak, sözel anlatımın gevşek disiplininin kısa mesaja dayalı iletişimi öne çıkar; düşünce geliştirmeden uzak, slogan üzerine kurulu sığlığının konforu zihnimizi hapseder. Bu çıkmazdan kurtulmanın yolu değişik düşünceleri değerlendirerek içselleştirmedir.
Ülkenin en büyük sivil inisiyatiflerinde yer alanlar, yazıların içeriğini okumadan, “Bizim işimizi bize yazan çizenler mi anlatacak?” diye peşin hüküm batağına saplanır, savunma kalkanlarını kaldırırlarsa ekonomik büyüme ve gelişmeye katkıları olmaz.
Zamanın ruhunu belirleyen etkenler belli… Büyük değişim ve dönüşümlerin gündeme taşıdığı sorunlar açık. Yapılacak iş de net: Sorgulama merakımızı diri tutmalıyız…Aklımızı herhangi bir konfora emanet etmemeliyiz. Her gün karşımıza çıkan binlerce yenilikle yüzleşme özgüvenimizi artırmalıyız. Uygulamaların geriye ve ileriye dönük etkilerini sorgulamalıyız. Alanda pozisyonumuzu güçlendirerek ileri adımlar atacak gücü oluşturmalıyız. Ancak o zaman sermayemizi gerek şart, yararlı bilgilerimizi yeter şart olarak değerlendirebilir; gerçek kalkınma ve refaha ulaşarak, yüzyılın Türkiye’sini inşa edebiliriz.