Hem Türkiye'deki, hem de etrafındaki ülkelerdeki siyasi gelişmeler baş döndürücü. ABD, Suriye'de Esad yönetiminin yerine bir zamanların "teröristi" El Şara'yı yerleştirirken, Türkiye'de de adı terörle anılan bir başka isim, PKK elebaşı Abdullah Öcalan, iktidar koalisyonunun liderleri tarafından "kurucu önder" olarak anılmaya başlandı.
Şimdilerde ise İran savaşını gerekçe gösteren Washington yönetimi, Çin'le rekabete yoğunlaşabilmek için geri çekilmek istediği Ortadoğu'da yeni bir düzen kurmaya çalışıyor. Bu düzenin temel özelliği, bölgenin birbirleriyle çatışan aktörlerden oluşan dağınık yapısının, ABD'nin doğrudan askeri varlığı yerine yerel ortaklar üzerinden yönetilebilir hale getirilmesi.
Washington'un bu çabasının merkezindeki isimlerden biri ise kuşkusuz ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack.
Önce "Trump'ın yakın dostu" sıfatıyla Ankara'ya gelen Barrack, ardından Suriye Özel Temsilcisi oldu. Daha sonra görev alanına Irak da eklendi. Böylece Washington, Türkiye, Suriye ve Irak dosyalarını büyük ölçüde aynı isim üzerinden yürütmeye başladı.
Barrack'ın yaptığı son açıklamalar da bunun tesadüf olmadığını gösteriyor. Barrack, Irak-Suriye-Türkiye üçgenini Ortadoğu'nun geleceğini belirleyecek stratejik eksen olarak tanımlıyor ve bu üç ülke arasında Amerikan çıkarlarını temsil edecek "tek temas noktası" modelinden söz ediyor.
Bu yaklaşım, aslında Washington'un bölgede yeni bir mimari kurmaya çalıştığını da ortaya koyar nitelikte.
Levant'tan Anadolu'ya yeni düzen arayışı
Barrack'ın kullandığı dil dikkat çekici; "Levant ve Anadolu" kavramlarını aynı stratejik çerçevede ele alması, Irak-Suriye-Türkiye hattını birbirinden bağımsız ülkeler olarak değil, tek bir jeopolitik alan olarak gördüğünü gösteriyor.
Bu nedenle bugün yaşanan gelişmeleri birbirinden kopuk başlıklar olarak okumak giderek zorlaşıyor; Türkiye'deki İmralı süreci, Suriye'de El Şara liderliğindeki yeni yapılanma, yine Suriye'de Fırat'ın doğusundaki yapılanmanın dağıtılması ve Şam'a entegrasyonu, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'nde Peşmerge güçlerinin yeniden yapılandırılması ilk bakışta birbirleriyle ilgili değil gibi görünseler de, aslında aynı bölgesel dönüşümün parçaları gibi duruyorlar.
Özellikle son dönemde ABD'nin Irak'ta KDP ve KYB'ye bağlı Peşmerge güçlerini daha merkezi bir komuta yapısı altında toplama girişimi dikkat çekici; Yaklaşık otuz yıldır Amerikan yönetimlerinin teşvik ettiği ancak sonuç alamadığı askeri entegrasyon süreci bugün yeniden gündemde. Yapılanları, bölgesel ölçekte yeni bir güvenlik mimarisinin inşası olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Barrack'ın bakış açısı, Suriye'de Fırat'ın doğusundaki meselenin ne yalnızca Suriye'nin iç meselesi, ne de Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'nin geleceğinin sadece Irak'ın iç konusu olmadığına işaret ediyor.
İmralı süreci ve Ankara'nın hesapları
Bu noktada Türkiye'de yürüyen İmralı süreci de farklı bir anlam kazanıyor. Tam da bu noktada Bahçeli'nin son dönemde kullandığı siyasi dil kritik önemde;
"Kurucu önder" tartışmaları, etnik ve mezhepsel temsile dayalı siyasi formüller ve yeni anayasa tartışmaları, bazı çevrelerde Türkiye'nin klasik vatandaşlık temelli Cumhuriyet modelinden daha farklı bir siyasal yapıya yönelip yönelmediği sorularını gündeme getiriyor.
"Devlet aklı" kimin aklı?
Şimdilerde yeniden tedavüle sokulan bir başka kavram da "devlet aklı";
CHP'de mahkeme kararı sonrasında yeniden etkili hale gelen Kemal Kılıçdaroğlu'na en yakın isimlerden Bülent Kuşoğlu'nun, mutlak butlan sürecinin "devlet aklıyla" yürütüldüğü savunması manidar.
Kuşoğlu'nun çıkışıyla birlikte "hangi devlet", "kimin aklı" soruları akıllara düşerken, CHP'de izledikleri politikalarını etnik ya da dini aidiyete değil, ideolojiye dayandıran Özgür Özel ve onunla birlikte CHP'nun son üç kurultayında seçilmiş isimlerin görevden mahkeme kararıyla uzaklaştırılıyor olmasını es geçmek mümkün değil.
Türkiye siyasi koridorlarında AK Parti-MHP'nin yanına DEM ve Kılıçdaroğlu CHP'sini de alarak 400 vekili bulabileceği, TBMM'de "yeni Anayasa yapılabileceği" konuşulmaya başlandı bile.
Öcalan'ın "kurucu önder" sayıldığı bir siyasi ortamda, yeni sistemin de etnik ve dini yönü kuvvetli partilere dayanması pek ihtimal dışı değil elbette;
Tıpkı Lübnan gibi, Bosna-Hersek ya da Irak gibi. Ancak yönetim sistemleri etnik ve dini grupları temsil eden siyasi partiler üzerinde yükselen bu üç ülkenin de küresel alanda "failed states-iflas etmiş ülkeler" olarak görüldüğü de gözönüne alınmalı.
Baskın seçim olur mu?
Türkiye ve dünyadaki başdöndürücü siyasi gelişmelerin bir başka düşündürdüğü ihtimal ise, "baskın seçim";
Yine Ankara siyasi kulislerinde Kasım 2026 ayının son haftasında seçim olasılığı konuşulmaya başlanmış durumda. Mutlak butlan hamlesi altında dağınık CHP, "terörsüz Türkiye" sürecine kendisini kaptırmış DEM Parti'yle girilecek bir seçimde iktidar kanadının kendisini daha şanslı görmesi hem akla, hem de mantığa uygun.
Bir de buna İran'da yaşanan savaşın, küresel alanda artan petrol fiyatlarının Türk ekonomisine yansımaları, enflasyonun bir türlü beklenen ve hedeflenen noktaya getirilememesi, ekonomik büyüme hızının düşmesi de eklenince, iktidar kanadının bir seçimle "sil baştan" yetki almayı düşünmesi şaşırtıcı olmaz.
Üstelik Türkiye'de bir "baskın seçim" küresel gelişmelere de uygun düşüyor; ABD Başkanı Trump'ın hemen her fırsatta Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yönelik övgüleri malum. AK Parti hükümeti, Trump'ın selefi Joe Biden döneminde göremediği ilgi ve desteği görüyor Washington'dan bugünlerde.
Oysa Trump da kendi ülkesinde siyaseten zor durumda; İran savaşını kendi vatandaşlarına anlatamayan Trump, bunun getirdiği ekonomik yükü giderek daha fazla reddeden bir Amerikan seçmeniyle karşı karşıya. Nitekim Kasım'da ABD'de yapılacak ara seçimlerde hem Senato, hem de Temsilciler Meclisi'nde Cumhuriyetçi Parti'nin çoğunluğunu kaybedebileceği, Trump için de "azil sürecinin" gündeme gelebileceği yüksek sesle tartışılıyor. Böyle bir ortamda, kendi derdine düşecek ABD Başkanı'nın Ortadoğu'ya, Türkiye'ye, hatta İsrail'e ilgisinin eskisi gibi olmayacağı da hesaplanıyor olabilir. ABD kendi seçimini yaşamadan "Trump rüzgarını arkasına alıp, güven tazelemek" pek çok ülkeden siyasetçiler açısından çekici bir olasılık gibi durmuyor mu?
Washington'dan ekonomik destek mi?
İşin bununla bağlantılı dikkat çekici bir başka boyutu ise ekonomi; Son günlerde uluslararası finans çevrelerinde ABD'nin Türkiye'ye swap hattı sağlayabileceği yönünde değerlendirmeler yapılmaya başlandı.
Uzmanlara göre böyle bir mekanizmanın devreye girmesi teknik olmaktan çok siyasi bir karar anlamına geliyor. Özellikle Fed yerine ABD Hazine Bakanlığı üzerinden geliştirilebilecek böylesi bir model, Washington'un Ankara'ya yönelik stratejik desteğinin göstergesi olarak yorumlanıyor..
Böyle bir adımın Türkiye ekonomisinin ihtiyaçlarından çok, Türkiye'nin bölgesel rolüyle bağlantılı değerlendirilmesi daha gerçekçi görünüyor.
Türkiye Ortadoğu dosyasına mı taşınıyor?
Ve yine ABD'den Türkiye'yle ilgili başka dikkat çekici gelişmenin ise, Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın idari yapılanmasında ortaya çıktığı aşikar;
2025 sonunda tamamlanan yeni yapılanmada Türkiye artık klasik Avrupa-Eurasya çerçevesinde değerlendirilmiyor. ABD Dışişleri Türkiye için "Hibrit Bölgesel Görev Merkezi" tanımını kullanıyor. Bu tanım aslında Washington'un Türkiye'yi giderek Avrupa'nın bir parçası olmaktan çok Ortadoğu'nun şekillenmesinde merkezi rol oynayan bir aktör olarak gördüğünü gösteriyor.
Barrack'ın Türkiye, Irak ve Suriye'yi aynı stratejik denklem içinde ele alması da bu yaklaşımın sahadaki yansıması niteliğinde.
Trump gelmeden, Erdoğan ABD'YE gidebilir
ABD Başkanı Trump'ın 7 Temmuz'da Ankara'da düzenlenecek NATO Zirvesi'ne katılması beklenirken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da bundan birkaç gün önce ABD'de olması gündemde. Diplomatik çevrelerde konuşulan takvime göre Erdoğan'ın, ABD'nin 250. kuruluş yıl dönümü kutlamaları kapsamında 4 Temmuz'da Washington'u ziyaret etmesi bekleniyor. Washington ziyaretinin sembolik boyutu da dikkat çekici. ABD, Kanada ve Meksika ile birlikte 2026 FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yapan ülkeler arasında yer alıyor. Türkiye Milli Takımı'nın da uzun yıllar sonra Dünya Kupası finallerine katılma hakkı elde etmiş olması, Türk kamuoyunda turnuvaya yönelik ilgiyi artırmış durumda. Bu nedenle Erdoğan'ın ABD temasları sırasında Türk Milli Takımı'nın maç programına uygun bir takvim oluşması halinde karşılaşmalardan birini tribünden takip etmeyi tercih edebileceği de Ankara kulislerinde konuşulan ihtimaller arasında yer alıyor. Temmuz ayının ilk haftası, iki müttefik arasındaki ilişkilerin geleceğine dair önemli mesajların verileceği yoğun bir diplomasi trafiğine sahne olabilir.