Ana içeriğe geç

Devrimin karargâhında tutmayan makyaj

Türkiye’nin en düzensiz sokağında bile bu milletin asil ruhu, emeği, onuru vardır. O sokakların en ücra köşesinde dahi NATO’ya ve temsil ettiği çürümüş düzene yer yoktur. Ankara’nın emperyalizme karşı Türk Devrimi’nin karargâhı olması, bu şehri zaten yeryüzünün en asil mekanlarından biri yapmıştır

Devrimin karargâhında tutmayan makyaj
Aydınlık
16

Ankara sokaklarında günlerdir olağanüstü bir hareketlilik göze çarpıyor. Yıllardır sürücülerin kâbusu olan, vatandaşın yürürken ayağının takıldığı mazgallar ve rögar kapakları jet hızıyla asfalt seviyesine getiriliyor; kaldırımlar köpüklerle yıkanıyor, caddeler ve eski yapılar boyanıyor, taksiler süsleniyor. Fakat bu hummalı faaliyetin en düşündürücü sahnesi protokol güzergâhlarında görülüyor: Yol kenarındaki gecekonduların, eski yerleşimlerin önüne devasa paravanlar ve sac levhalar dikiliyor.

Burada yapılan şey, ilk bakışta sadece bir süsleme gibi görünebilir. Ancak biraz derine indiğimizde karşımıza çıkan şey bambaşka. Türkiye’yi yönetenler, misafirlerinin bu ülkenin çıplak gerçeğiyle yüzleşmelerinden çekiniyor. Yılların plansızlığı, altyapı eksiklikleri ve halkın o her gün yaşanan, cilasız, organik hayatı, sistemin gözünde gizlenmesi gereken birer “kusur” olarak kodlanıyor.

Devrimin karargâhında tutmayan makyaj - Resim : 1

O paravanlar, halkın kendi halindeki yaşamını, hükümetin kendi eliyle yarattığı estetik ve yapısal eksiklikleri emperyalist misafirlerinden saklama telaşının ürünüdür. Halkın doğal, makyajsız ve olduğu gibi yaşayan kusurlu (!) gerçeği, parlak NATO konvoylarının geçeceği steril koridorlara layık görülmüyor. Halkın vergileriyle, halkın emeğiyle ayakta duran belediyecilik ve şehircilik mekanizması, asıl sahibine değil dışarıdan gelen, eli kanlı, elit bir azınlığa kusursuz bir görüntü sunmak için seferber ediliyor. Kendini halkından ve onun yaşam alanlarından soyutlayan, Batı’nın gözündeki imajını kendi insanının gerçeğinden üstün tutan bir vitrin siyasetiyle karşı karşıyayız.

GİZLENEMEYEN DÜŞMAN

İşin diğer yüzünde makyaj sadece caddelere, mazgallara ya da gecekondu duvarlarına yapılmıyor. Günlerdir asıl büyük, asıl organize makyaj operasyonu NATO’nun ta kendisine yapılıyor.

Ekranları açtığımızda karşımıza çıkan manzara, sokaklardaki temizlik işçilerinin telaşından farksızdır: Bir grup ana akım gazeteci, araştırmacı, uzman ve akademisyen, unvanlarının arkasına sığınarak adeta birer “NATO Muhibbi” gibi çalışıyor. Günlerdir televizyon kanallarında, gazete köşelerinde bu NATO zirvesinin Türkiye için ne kadar “stratejik bir fırsat”, “tarihi bir dönüm noktası” olduğu anlatılıp duruyor. Büyük jeopolitik kavramların, cafcaflı strateji terimlerinin arkasına gizlenerek, elinde milyonlarca insanın kanı olan bir savaş aygıtı, Türk milletine şirin gösterilmeye çalışılıyor.

Ancak bu topraklarda gerçeğin üstünü süslü unvanlarla örtemezsiniz. Medya eliyle parlatılmak istenen NATO’nun asıl ajandası ve stratejisi bellidir. NATO’nun Türkiye stratejisi Türkiye’yi istikrarsızlaştırma, kuşatma ve bölme stratejisidir.

Ekranlardaki kiralık kalemlerin yaptığı ideolojik makyaj, elbette siyaset arenasından bağımsız değil.

İktidar kanadının tepe kadrosu, NATO’nun kanlı geçmişini ve Türkiye’yi kuşatan stratejilerini görmezden gelerek zirve üzerinden NATO övücülüğü sergilemektedir. Bir yandan Filistin davası dillerden düşmüyor, diğer yandan ise trajikomik bir propaganda yapılıyor. Sanki Filistin’de, Lübnan’da, İran’da katledilen binlerce masumun kanı Trump’ın ellerine bulaşmamış, o katliamlara ortak değilmiş gibi, “Trump, Tayyip Erdoğan istediği için geliyor” söylemleriyle, emperyalist liderlerin varlığını bir lütuf, bir başarı gibi pazarlanıyor. NATO’yu makyajlamak için Atlantik’in sömürgeci baronlarının gelişi iç politikada bir zafer nişanesi olarak sunuluyor.

Madalyonun diğer yüzünde ise Özgür Özel, Ümit Özdağ, Müsavat Dervişoğlu muhalefetinin vahim teslimiyetçiliği durmaktadır.

Atlantik mutabakatında birleşen bu cephe, Batı’ya “En sadık benim” mesajı verme yarışına girmiştir. Özgür Özel’in, “Erdoğan yarın yüzünü Pekin’e, Moskova’ya dönebilir” söylemi, Ekrem İmamoğlu’nun NATO zirvesi öncesi çıktığı mahkemede yaptığı savunma, iktidarı emperyalist baronlara şikayet eden ve bu yolla NATO’ya olan sadakatini kanıtlamaya çalışan cümleleri, teslimiyetçiliğin resmidir. Diğer yanda Özdağ ve Dervişoğlu’nun iktidarı eksen kaymasıyla suçlayıp NATO’yla kol kola bir milliyetçilik yaratma çabası, Türk Milletinin kurucu karakterine meydan okumaktır.

KORKU: NATO-MİLLET KARŞITLIĞI

Bu toprakların insanı, NATO’nun bu ülkenin geçmişinde açtığı derin yaraları, darbelerdeki kanlı parmak izlerini, siyaseti dize getirme çabasını ve bu coğrafyada tezgâhladığı kirli oyunları hafızasından asla silmedi. Milletin gözünde NATO, bir savunma paktı değil bu ülkenin egemenliğine, bağımsızlığına ve tarihsel kimliğine kastetmiş küresel bir sömürü aygıtıdır. Dolayısıyla bu topraklarda bir işgal mekanizmasının “stratejik toplantılar” yapması, millet vicdanında hiçbir zaman karşılık bulmamıştır ve bulmayacaktır.

İşte o paravanların gerçek işlevi tam bu noktada devreye giriyor: Devleti yönetenler o bariyerleri halkın kusurlarını(!) saklamak için diktiğini zannetse de o sac levhalar aslında elinde milyonlarca masumun kanı olan yabancı elitleri, Türk milletinin asil iradesinden korumak için çekilmiştir. Çünkü NATO Türk Milleti’nin iradesinden korkuyor. Emperyalizmin temsilcileri, bu milletle göz göze gelmeye cesaret edemez. O paravanlar, millet ile NATO arasındaki uyuşmazlığın, tarihsel ve siyasi barikatın fiziki birer sembolüdür.

MASKENİN ARDINDAKİ GERÇEK

Ankara’nın pürüzsüzleştirilen asfaltlarından lüks konvoylarıyla geçecek olan seçkin(!) Batı medeniyeti, arkasına saklanılan bu yapay vitrinin ardında gerçekte neyi temsil ediyor? Kendisine şirin gözükülmeye çalışılan, caddelerin köpüklerle yıkanmasına sebep olan o Batı dünyasının gerçek yüzüyle yüzleşmenin vakti çoktan gelmiştir.

Yıllardır demokrasi masalları anlatan, dünyaya özgürlük ve insan hakları yalanları satan Batı, gerçek yüzünü Filistin ve bölgedeki savaş süreçlerinde tüm çıplaklığıyla bir kez daha ifşa etmiştir. Batı’nın o çok övündüğü, dünyaya ders vermeye kalktığı akademik özgürlük ve ifade hürriyeti maskesi, kendi kalbinde, ABD üniversitelerinde paramparça olmuştur. Filistin’de yaşanan soykırıma ses çıkaran, insani bir duruş sergileyen profesörlerin kameralar önünde hunharca coplanması, üniversite öğrencilerinin vahşi müdahalelerle yerlerde sürüklenerek gözaltına alınması, Batı demokrasisinin kitleleri uyutmak için tasarlanmış devasa bir illüzyondan ibaret olduğunu gün yüzüne çıkarmıştır. Kendi akademisinde bile en temel insani çığlığı polis copuyla bastıran bir zihniyetin dünyaya satacak tek bir doğrusu yoktur.

Üstelik bu ideolojik zorbalık, içerideki sistemsel ve toplumsal çürümeyle kol kola gitmektedir. Bugün NATO’nun lideri konumundaki ABD’nin metropollerinde, milyar dolarlık gökdelenlerin hemen gölgesinde binlerce evsiz insan kaldırımlarda, karton kutuların üzerinde adeta ölüme terk edilmiş durumdadır. Batı’nın gelişmiş dedikleri sokaklarında uyuşturucu salgını kol gezmekte, kimyasal zehirlerin pençesindeki kitleler caddeleri istila etmektedir. Bireysel silahlanmanın tavan yaptığı, her gün bir okulun, marketin ya da ibadethanenin tarandığı, can güvenliğinin tamamen ortadan kalktığı ahlaki bir çöküş yaşanmaktadır.

SINIRI DOĞRU ÇİZMEK

Kendi insanını açlığa, bağımlılığa, evsizliğe ve güvensizliğe terk eden, dışarıda savaş baronluğu yapıp içeride kendi öğrencisini coplayan bir medeniyet, bugün Ankara sokaklarında ağırlanmak için parlatılıyor. Türkiye’yi yönetenlerin felsefesi ve devlet aklı bu olamaz. Kendi halkını enkaza çeviren, dünyayı kana bulayan Batı dünyasına yaranmak için şehirleri makyajlamak, Türk devlet geleneğine yakışmaz. Türkiye’yi yönetenler, kendi insanını yüzüstü bırakan Batı için makyaj değil Türk milleti için gerçek ve kalıcı hizmet üretmelidir. Devletin tüm imkanları, kaynağı ve enerjisi emperyalistlere konfor alanı yaratmak için değil, bu ülkenin asıl sahibi olan Türk milleti için seferber edilmelidir.

Eğer bu ülkede bir yere paravan çekilecek, bir sınır hat tahkim edilecekse; o paravan Türkiye’nin kendi insanının, alın teriyle yaşayan yoksulunun ya da başını soktuğu gecekondusunun önüne çekilmemelidir. Bizim bu topraklarda katil emperyalistlere beğendirmek zorunda olduğumuz yapay bir vitrinimiz olmadığı gibi, gözlerden saklayacak, utanacak tek bir insanımız dahi yoktur.

Eğer bir barikat kurulacaksa, o barikat Türkiye ile Batı medeniyetinin ahlaki, insani, sistemsel ve ideolojik çürümüşlüğü arasına çekilmelidir. Kendi evlatlarını coplayan, mazlumların kanı üzerinden refah üreten ve insanını sokak köşelerinde ölüme terk eden bir dünyaya karşı çekilecek tek paravan, tam bağımsızlık ve onur duvarıdır. Türkiye’yi yönetenlerin asıl çekmesi gereken set, zihniyetler arasına kurulması gereken bu tarihsel ve siyasi barikattır.

BU TOPRAKLARDA NATO’YA YER YOK!

Şunu net bir şekilde ortaya koymak gerekir:

Bırakın o pürüzsüzleştirilen protokol yollarını, köpüklerle yıkanan pırıl pırıl caddeleri; Türkiye’nin en kirli, en düzensiz, en unutulmuş sokağında bile bu milletin asil ruhu, emeği ve onuru vardır. Ve o sokakların en ücra köşesinde dahi NATO’ya ve temsil ettiği çürümüş düzene asla yer yoktur.

Ankara’nın emperyalizme karşı milli mücadelede Türk Devrimi’nin karargâhı olması, bu şehri zaten yeryüzünün en asil mekanlarından biri yapmıştır. Asıl asalet, sömürgeci gözlere hitap eden makyajlanmış caddelerde değil, Ankara’nın devrimci hafızasında ve bu milletin emperyalizme boyun eğmeyen temiz, mağrur sinesindedir.

Kaynağa Git

İlgili Haberler