Ana içeriğe geç

Çin’in Afrika’da yatırım atağı ve Batı’nın yalanları

‘Borç tuzağı diplomasisi’ kavramı, Çin’in altyapı yatırımları karşılığında aldığı taahhütlerin ileride bir baskı aracına dönüştüğünü öne sürüyor. Araştırmalar ise Çin’in borç sıkıntısına düşen ülkelerle yeniden müzakere yolunu seçtiğini ortaya koyuyor.

Çin’in Afrika’da yatırım atağı ve Batı’nın yalanları
Aydınlık
16

2025 yılı sonunda küresel altyapı yatırımlarına dair bir rakam öne çıktı. Bu rakam dikkat çekici: Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi yalnızca 2025’te 213 milyar dolarlık yeni anlaşma imzaladı. Bu, inisiyatifin tarihindeki en yüksek yıllık rakam. Batı’nın “Çin tuzağı” söylemi hâlâ dolaşımda, çeşitli başkentlerde Pekin’e karşı uyarı raporları hazırlanıyor, alternatif altyapı girişimleri lanse ediliyor. Bütün bunlara karşın, Küresel Güney’in ülkeleri imza atmaya devam ediyor. Bu tutarsızlık mı, yoksa rasyonel bir tercih mi?

Cevap bu soruyu ciddiye almakla başlıyor. Çünkü 213 milyar dolarlık rakam bir propaganda figürü değil; gerçekleşen sözleşmeler, aktarılan kaynaklar ve sahaya dökülen projelerin toplamından oluşuyor. Pekin, 2026 hükümet çalışma raporunda da Kuşak-Yol vizyonunu öncelikli gündem maddesi olarak teyit etti.

Büyük imza projeleri ve “küçük ama güzel” toplumsal refah projeleri aynı anda sahaya sürülüyor. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için hem rakamların hem de bu rakamların arkasındaki insan tercihlerinin okunması gerekiyor.

213 MİLYAR DOLAR NEREYE GİTTİ

Rekor yılı olan 2025’teki anlaşmaların coğrafi dağılımına baktığımızda iki bölge öne çıkıyor: Orta Asya ve Afrika. Orta Asya’da özellikle metal ve maden projeleri patlama yaşadı. Kazakistan’daki bakır madenleri, Özbekistan’daki lityum çıkarma projeleri ve Kırgızistan’daki enerji altyapısı bu dönemin öne çıkan yatırımları. Afrika’da ise durum daha çeşitli: Enerji iletim hatları, liman inşaatları, demiryolu projeleri ve telekomünikasyon altyapısı Çinli şirketlerin öncelik verdiği alanların başında geliyor.

Bu coğrafi yoğunlaşmanın tesadüf olmadığını söylemek gerek. Hem Orta Asya hem de Afrika, küresel hammadde tedarik zincirinin kritik halkalarını oluşturuyor. Çin, Batı’nın yaptırımlar ve jeopolitik baskılarla zorunlu kıldığı tedarik zinciri çeşitlendirmesi karşısında, hammadde güvenliğini kendi koşullarında garanti altına almak istiyor. Bunun aracı da ticaretin yanı sıra doğrudan üretim ve altyapı yatırımları. Bir maden işletmeye katılıyorsan, o madenin çıktısı üzerinde çok daha sağlam bir söz hakkın oluyor. Bu aslında son derece pragmatik bir strateji.

Peki, Afrika ve Orta Asya ülkeleri bu ilgiyi neden kabul ediyor? Çünkü alternatif gerçek anlamda kıt. Batı’nın altyapı yatırım teklifleri uzun koşullanma listeleriyle geliyor: insan hakları kriterleri, çevresel standartlar, kurumsal şeffaflık gereksinimleri. Bunların bir kısmı meşru talepler. Ama bu talepler aynı zamanda karar süreçlerini uzatıyor, bürokratik yükü artırıyor ve siyasi egemenlik üzerinde kısıtlayıcı bir etki yaratıyor. Çin ise “iç işlere karışmayız” ilkesiyle masaya oturuyor.

‘ÇİN TUZAĞI’ SÖYLEMİ NEDEN TUTMUYOR

“Borç tuzağı diplomasisi” kavramı, Çin’in altyapı yatırımları karşılığında aldığı borç taahhütlerinin ileride stratejik bir baskı aracına dönüştüğünü öne süren bir çerçeve. Hambantota Limanı bu anlatının sembolik örneği oldu. Sri Lanka borçlarını ödeyemeyince Çin, limana 99 yıllığına el koydu. Bu hikâye, Batılı medya ve think-tank’lerde defalarca yeniden anlatıldı.

Ama tablonun tamamına bakıldığında söz konusu anlatının tutarlı bir örüntü olmaktan ziyade seçici bir sunum olduğu görülüyor. Araştırmalar, Çin’in borç sıkıntısına düşen ülkelerle çoğunlukla yeniden müzakere yolunu seçtiğini, çok azında aktif bir varlık el koyması gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Kısacası “tuzak” metaforu akademik literatürde geçerliliğini büyük ölçüde yitirdi; ama Batı’nın siyasi söylemi bu kırılmayı henüz özümseyemedi.

Öte yandan ülkeler kendi hesaplarını yapıyor. Bir Afrika hükümetinin önünde iki seçenek olduğunu düşünün: Birincisi, IMF veya Dünya Bankası finansmanı; bu finansman beraberinde kemer sıkma politikaları, mali denetim ve uzun müzakere süreçleri getiriyor. İkincisi, Çin finansmanı; bir bölüm sürecin yönetilebilir olduğu, yapımın hızlı gerçekleştiği, koşullandırmanın görece sınırlı tutulduğu bir model. Yöneticiler seçimlere giriyor, seçmenler ise okul, yol ve hastane istiyor. Bu denklemde çoğu lider için yanıt aslında kendiliğinden şekilleniyor.

ÇİN’İN ‘KÜÇÜK AMA GÜZEL’ FORMÜLÜ

2026 hükümet çalışma raporunda öne çıkan ifade dikkat çekici: “Büyük imza projeleri ve küçük ama güzel toplumsal refah projeleri.” Bu ayrımın stratejik önemi var. Kuşak-Yol’un ilk döneminde yoğunluk mega projeler üzerindeydi: limanlar, demiryolları, barajlar... Bu projeler görünürlüğü yüksek; ancak uzun vadeli bakım sorunları, yerel istihdam yaratmadaki yetersizlikleri ve çevresel etkileri zaman zaman ciddi tepkilere yol açtı.

Son dönemde Çin bu ders üzerine bir adaptasyon gerçekleştiriyor gibi görünüyor. Okul inşaatları, kırsal sağlık merkezleri, küçük ölçekli tarımsal sulama projeleri ve köy yolları “küçük ama güzel” kategorisine giriyor. Bu projeler bütçe açısından mütevazı, ama toplumsal temas açısından son derece etkili. Bir köye su getiren boru hattı, uluslararası ticaret medyasında yer bulmaz; ama o köyün oy tercihi ve siyasi sempati yönelimi üzerinde çok daha somut bir etki yaratır.

Bu model, Türkiye’nin Afrika’daki yumuşak güç stratejisiyle ilginç bir benzerlik taşıyor. Türk Maarif Vakfı okulları, TİKA projeleri, Diyanet’in yürüttüğü cami inşaatları. Hedeflerin büyük bölümü “küçük ama güzel” kategorisine giriyor; ancak bu küçüklüğün biriktirdiği siyasi sermaye, diplomatik arenada son derece görünür biçimde geri dönüyor.

BATI’NIN ALTERNATİFİ NEDEN ÇALIŞMIYOR

G7 ülkeleri bu durumu gördü ve 2021’den bu yana “Build Back Better World”, ardından “Partnership for Global Infrastructure and Investment” gibi karşı inisiyatifler geliştirdi. Taahhütler büyük ölçüde açıklandı; trilyon dolarlık vaatler sıralandı. Ama sahaya dökülen projeler Çin’in hızı ve ölçeğiyle neredeyse hiç rekabet edemedi.

Bunun birkaç yapısal açıklaması var. Batılı altyapı finansmanının özel sektör odaklı olması, kârlılık beklentisinin yatırım kararlarını şekillendirmesi ve kamu-özel ortaklığının koordinasyon yükünü artırması. Bunların yanı sıra, Batı’nın çok taraflı kurumlarının karar süreçleri uzun ve koşullu. Çin’de ise devlet bankalarının stratejik kararlar üzerindeki belirleyiciliği, projelerin siyasi önceliklere göre hayata geçirilmesini mümkün kılıyor.

Bu yapısal farkın kısa vadede kapanacağı görünmüyor. Yani, Küresel Güney ülkelerinin önünde gerçek anlamda dengeli iki seçenek yok. Çin’in 213 milyar dolarlık rekoru bu boşlukta büyüdü.

EV SAHİBİ ÜLKELERİN BİLİNÇLİ TERCİHİ

Son olarak şunu da not etmek lazım: Kuşak-Yol artık yalnızca bir altyapı veya kalkınma meselesi olarak okunmuyor; jeopolitik bir güç projeksiyonu olarak değerlendiriliyor. Pekin, liman konuşlanmalarıyla deniz yollarını etkiliyor, telekomünikasyon altyapısıyla veri akışlarına erişim sağlıyor, enerji hatlarıyla hammadde güvenliğini garanti altına alıyor.

Ama aynı zamanda şunu da göz ardı etmemek gerek: Birincisi, Çin bu altyapıyı büyük bölümüyle gerçekten inşa ediyor. İkincisi, ev sahibi ülkeler bu yatırımları bilinçli bir tercihle kabul ediyor. Ve üçüncüsü, Batı’nın “tuzak” söyleminin aksine, sahada başarıyla tamamlanan projeler tartışmalı olanlardan sayıca çok daha fazla.

213 milyar dolarlık rekor bu çerçevede okunduğunda bir propaganda rakamı olmaktan çıkıyor ve gerçek bir jeopolitik dönüşümün somut göstergesi haline geliyor. Afrika’nın yeni inşaatçısını kim inşa etti? Soruyu yanlış sormayalım. Afrika’nın yeni inşaatçısı kim oldu? Bu sorunun yanıtı çoktan verildi; şimdi sıra Batı’nın bu yanıtla ne yapacağına geliyor.

Kaynağa Git

İlgili Haberler