Pek aziz okurlar,
Yaz mevsiminin ilk hararetli günleri pâyitahta indiğinde, İstanbul’un her sokağında, her semtinde, her hânesinde aynı kıvılcım tutuşurdu ki artık patlıcan mevsimi gelip çatmış demekti. Mor renkli o asil addedilen sebze, sebzeci küfelerinden konak mutfaklarına, sarayın mermer mutfaklarına değin uzanan bir bereket seli hâlinde, ahâlînin sofralarını süslerdi. Lâkin bu manzaranın ardında, asırların imbiğinden geçmiş bir hikâye dururdu ki, ne yalnız zevk-i selîme, ne yalnız iktisâda ne yalnız hekimliğe münhasırdır. Bilakis Osmanlı medeniyetinin türlü vechine değen kapsamlı bir kıssadır. Patlıcanın hikâyesini öğrenmek, Türklerin gündelik hayatının nabzını dinlemek, mevsim ile medeniyetin nasıl bir âhenk teşkîl ettiğini idrâk etmek demektir.
“Bâdincân”ın Hindistan iklimlerinden çıkıp Acem diyârından geçerek Diyâr-ı Rûm’a yani Anadolu’ya ayak basması, Selçuklu ve Osmanlı sofralarına evrilmesi, pâyitahtın yangın gecelerinden Hünkâr Beğendi rivâyetine, halk diline yerleşmiş teşbîhlerinden mevsim sonu muhafaza usulüne değin uzanan asırlık seyri, sade bir sebzenin değil, koca bir medeniyetin mevsime nasıl tanımladığının da nişanesidir. O hâlde buyurunuz ki bu mübarek bitkinin hikâyesini beraberce takip edelim.