Başak Nur GÖKÇAM
Sürdürülebilir bir yeşil ekonomi inşa etmenin temel şartı, gezegenimizin doğal kaynaklarını korurken, onun öngörülemez dinamiklerine karşı da dirençli yapılar geliştirmekten geçer. Bugün dünya genelinde 600 milyondan fazla insan, deniz seviyesinden yüksekliği 10 metrenin altında olan alçak kıyı bölgelerinde yaşıyor ve bu alanlar küresel GSYİH’nin önemli bir kısmını üretiyor.
Ancak okyanuslar, sadece iklim krizinin getirdiği ısınma baskısıyla değil, derinlerdeki devasa tektonik hareketlerle de ekolojik ve ekonomik dengeleri sarsma potansiyeline sahip. Sürdürülebilir kalkınmanın en büyük düşmanlarından biri olan doğal afetler, milyarlarca dolarlık altyapı yatırımını tek bir anda yok edebiliyor. Bu durum, okyanus dalgalarının hareket mekanizmalarını kusursuz bir şekilde anlamamızı zorunlu kılıyor.
Tam da bu noktada, geçtiğimiz yıl temmuz ayı sonlarında Rusya’nın Kamçatka Yarımadası açıklarında meydana gelen Kuril-Kamçatka dalma-batma zonundaki hareketlilik, mavi ekonominin geleceği adına ezber bozan veriler sundu. İki tektonik plakanın birbiri altına itilmesiyle tetiklenen bu devasa doğa olayı, sadece sismik bir sarsıntı yaratmakla kalmadı. Okyanus genelinde hızla yayılan devasa bir tsunamiyi de harekete geçirdi. Bilim insanları, bu yıkıcı dalgaların yayılımını tarihte ilk kez bu kadar net bir şekilde izlemeyi başarırken, elde edilen veriler sürdürülebilir kıyı yönetimi ve erken uyarı sistemleri için adeta yeni bir dönemin kapısını araladı.
Uzaydan gelen yüksek çözünürlüklü gözlük
Pasifik genelinde yayılan bu devasa tsunami, modern bilime hareket halindeki bir dalga sistemine dair ilk detaylı uydu görüntüsünü sağladı. NASA ve Fransız uzay ajansı CNES’in ortak misyonu olan ve Aralık 2022’de fırlatılan Yüzey Suyu Okyanus Topografyası (SWOT) uydusu, tesadüfen de olsa olayı gözlemlemek için mükemmel bir konumdaydı. Bir dalma zonu depremi tarafından oluşturulan büyük bir tsunaminin bu ilk yüksek çözünürlüklü ve geniş alan görüntüsü, geleneksel ölçüm yöntemlerinin sınırlarını net bir şekilde ortaya koydu.
Geçmişte okyanusun enginliğinde tsunamileri sadece belirli noktalardaki DART şamandıralarıyla ya da uyduların ince bir çizgi halindeki rotalarıyla görebildiklerini belirten İzlanda Üniversitesi’nden baş yazar Angel Ruiz-Angulo, bu teknolojik sıçramayı şu sözlerle özetledi: “SWOT verilerini yeni bir gözlük gibi düşünüyorum. Daha önce başka uydular da vardı, ancak en iyi ihtimalle tsunami boyunca ince bir çizgi görebiliyorlardı. Şimdi ise SWOT ile, deniz yüzeyinin benzeri görülmemiş yüksek çözünürlüklü verileriyle yaklaşık 120 kilometre genişliğinde bir alanı yakalayabiliyoruz.”
Bu geniş alan veri akışı, kıyı ekosistemlerini korumak için tasarlanan koruma bariyerlerinden, sürdürülebilir şehir planlama stratejilerine kadar pek çok alanda radikal değişiklikler yapılmasını zorunlu kılıyor.
Dalgaların ezber bozan karmaşık dansı
Araştırmanın The Seismic Record dergisinde yayınlanan sonuçları, tsunamiler hakkında uzun süredir kabul gören bir varsayımı kökten sarstı. Geleneksel olarak bilim insanları, devasa tsunamilerin dalga boyları okyanus derinliğinden çok daha uzun olduğu için ‘dağılımsız’ hareket ettiğini, yani uzun mesafeler boyunca şekillerini koruduğunu varsayıyorlardı. Ancak SWOT uydusunun yakaladığı veriler, okyanus boyunca basit bir dalga gibi hareket etmek yerine, Pasifik’in geniş alanlarında yayılan, dağılan ve birbiriyle etkileşime giren çok daha karmaşık bir model ortaya koydu.
Bu durum, dalganın farklı kısımlarının farklı hızlarda hareket ettiği ‘dağılımlı’ bir sistemi işaret ediyordu. Ruiz-Angulo, elde edilen bu yeni bulguların tsunami modellemelerindeki büyük bir eksikliği giderdiğini vurgulayarak, “Bu olaya ilişkin SWOT verileri, büyük tsunamilerin dağılımsız olduğu fikrine meydan okudu. Bu gözlemin tsunami modellemecileri için en önemli etkisi, kullandığımız modellerde bir şeyi eksik bırakmış olmamızdır. Bu ‹ekstra› değişkenlik, ana dalganın bir kıyıya yaklaşırken ardındaki dalgalar tarafından modüle edilebileceğini temsil edebilir. Bu dağılım enerjisi fazlalığını ölçmemiz ve daha önce dikkate alınmayan bir etkisi olup olmadığını değerlendirmemiz gerekiyor” dedi.
400 kilometrelik kırılma
Uydudan alınan hassas tsunami verileri, sadece dalga hareketlerini aydınlatmakla kalmadı, aynı zamanda okyanus tabanında saklı kalan daha büyük bir jeolojik gerçeği de gün yüzüne çıkardı. Sismik ölçümlere dayanan eski tahminler ve bilgisayar modelleri, tsunami dalgalarının istasyonlara varış zamanlarını doğru hesaplayamıyordu; bir istasyon dalgayı erken tespit ederken diğeri geç kaydediyordu.
Araştırma ekibi, gözlemlenen tsunami davranışından geriye doğru giderek kaynağı bulmayı sağlayan ‘tersine çevirme’ tekniğini uyguladığında çarpıcı bir sonuçla karşılaştı. Sismik modellerin 300 kilometre olarak tahmin ettiği deprem kırılmasının, aslında güneye doğru uzanarak tam 400 kilometre uzunluğa ulaştığı anlaşıldı. Kıyı şeritlerinin yeşil ekonomik dönüşümünü planlarken, masabaşı modellerin öngördüğünden yüzde 33 daha büyük bir kırılma potansiyelini hesaba katmamız gerektiği bu sayede kanıtlanmış oldu.
Afet yönetiminde çoklu veri entegrasyonu
Büyük doğa olaylarının ekonomik ve yaşamsal zararlarını minimuma indirmek, okyanus fiziği ile yer kabuğu fiziğini bir arada eritebilmekten geçiyor. 2011 yılında Japonya’da yaşanan yıkıcı Tohoku-oki depreminden bu yana, tsunami verilerinin deniz tabanındaki sığ kaymaları anlamada ne kadar hayati olduğu biliniyor. Ancak deniz yüzeyindeki hidrodinamik modeller ile katı dünyayı inceleyen sismik dalga modelleri birbirinden tamamen farklı fizik kurallarına dayanıyor. Çalışmanın ortak yazarlarından Diego Melgar, sürdürülebilir bir erken uyarı ağı için bu iki zıt disiplinin verilerini birleştirmenin zor ama zorunlu olduğunu ifade ediyor.
1952’den günümüze uzanan erken uyarı mirası
Kuril-Kamçatka dalma-batma bölgesi, gezegenimizin en aktif ve tehlikeli sismik alanlarından biri. Aynı bölgede 1952 yılında meydana gelen 9.0 büyüklüğündeki devasa deprem ve ardından oluşan yıkıcı tsunami, insanlığın ortak bir savunma mekanizması geliştirmesine vesile olmuş ve uluslararası tsunami uyarı sisteminin kurulmasını sağlamıştı. Yıllar önce atılan bu kurumsal temel, gelişen uydu teknolojileriyle birleşerek Pasifik genelindeki toplulukların can ve mal güvenliğini korumaya devam ediyor. Hedef, uzaydan gelen anlık verileri bu ağa entegre ederek ‘neredeyse gerçek zamanlı’ sürdürülebilir bir savunma kalkanı oluşturmak.